20 Ekim 2008

Kızıl Sahne

‘ Henüz görülmemiş o kadar çok tan kızıllığı var ki!’ diye kendi kendine söyleniyordu. Sorusuz, duygusuz, çırılçıplak bir olguydu söylendiği. Sonra bu olgu bir soruya dönüşüverdi. ‘biz hangi kızıllığı gördük ki?’ diyordu birisi. Öteki, yüzüne takındığı alaycı ifadesiyle ‘hangi biz?’ diye soruyordu. Alaycı olan, sırtlanlara yem olmamış bir ceylan derisinden yapılma rahat koltuğundan gözlüklerinin üstü sıra soruyordu sorusunu. Ya ‘biz’ kavramından haberi yoktu ya da hiçbir vakit o aitlik duygusuna sahip olmamıştı. Kabul etmiyordu ‘biz’ i belli ki. Hem görünüşe bakılırsa görülmemiş tan kızıllıkları o’ nu hiç mi hiç alakadar etmiyordu. Kalıplık alaycı ifadesi ve rahat ceylan derisi koltuğu üstünde tan kızıllığını merak etmesi pek yakışık almazdı öyle ya!
Başka bir köşede, alaycı sırıtmayı, ceylan derisini ve iki kelimelik manidar soruyu olduğu köşede bırakan dört kelimelik biri duruyordu. ‘ Belki bu kez ‘ i umudu bellemiş göremediği kızıllığı arıyordu ufuk çizgisi boyunca.
Ceylan derili alaycı surat tekrar sahneye çıktı. – Oturduğu yerden umudun belini kırmaya devam etti. Yeni umut kelimeleri döküldü dört kelimelik olanın ağzından. Gözlerini kırpmıyordu, tan kızıllığını arıyordu ha bire. Hatta aramıyordu artık bekliyordu…
Bambaşka bir köşeden biri daha çıkageldi. ‘ Nedir bu tan kızıllığı? Kıpırtısız bekleyiş ne için?’ diye çıkıştı. Ceylan derili alaycı surat bir surat daha ekledi kendine ve yine ceylan derisinin üstünden bu kez umursamaz suratıyla köşelerin arasındaki kıpırtısız bekleyişe bir de donukluk kattı.
Dört köşelik bir sahnede üç köşelik bir oyun sergilenmiştir adeta. Dördüncü köşede aslında birbirinden farklı suratlar sahneler oynunu. Bir ceylan derili surat bin bir suratı sahneye koyar boş kalan köşede. Sessizlik ve donukluk eşliğinde bitmeyen oyun sahnelenir. Duymazsınız olanları, görürsünüz. Soruları duymak değil görmek gerekir. Tan kızıllığı başlı başına bir soruydu. Sahnelenen oyundaki suratları gördüm. Hala tan kızıllığını göremedim. Gerçek soru neydi? Hiç görülemeyen tan kızıllığı mı yoksa çabucak görülen suratlar mı? Buyurun görün…


16 Eylül 2008

Kurşun Rengi Karalamalar I

''Neden yazdığımı bilmiyorum, sebebini pek bilmeden iç karartıcı düşüncelere kapılmış haldeyim. Şaşırayım deme sakın. Belli bir duygu durumundayken, ruhun ne kendini koruyabildiği ne de farkına varabildiği, nedenini anlayamadığımız üzüntüler yaşarız ara sıra. Bunlar ya geçmiş mutsuzlukların hatırları ya da gelecekteki mutsuzlukların özsezileridir, sönen ya da yanacak olan ateşin tüten dumanıdır bu. Bu hatırlar ya da bu duygular, bulutlar gibi, bizimle düşüncelerimiz arasına yerleşir; geleceğin ya da geçmişin biçimsiz biçimleridirler; çünkü gerçek olaylarda olduğu gibi, düşünsel olaylarda uzakta olan belirsizdir. Bu durumda ruh acı çektiğine inanır ve acı çeker gerçekten de; iç açıcı tüm hatıralar soluklaşır, tüm üzücü hatıralar bulanıklaşır. Aniden bir mutluluk hissedildiğinde, sis ortadan kalkar, her şey eski biçim ve rengine kavuşur ve insan acı çekmiş olmasına şaşar.''

14 Ağustos 2008

Mitten Hayatlar




Her güne tazelenmiş bir beyinle uyanmak isteyenleri anlayamadım hiç. Sanki her gün tazelenen beyinleri tekrar kartlaşmayacakmış gibi. Müptelası oldukları şeyi her defasında yeniden elde etmek adına hayattan bezmiş havalarını etraflarından eksik etmezler. Kendi müşkülpesentliklerini hayata mal ettiklerini nasıl olur da görmezler?
Nereden doğuyor bu insanlar? Kendilerini sürekli bir çıkmazın parçası haline getirmekten feci haz alıyorlar. Ya deliler ya fazla akıllı! Orta bir durum göremiyorum hallerinde. Ne kadar uçlarda yaşarsalar diğerlerini kendi çıkmazlarına çekmek için o kadar fazla yerlerinin olacağını çok iyi biliyor olmamalılar. Onların çıkmazı adeta uçurum. Çıkmazdan sonrası ölüm. Yeni olanlar diğerlerini uçurumlarının uç noktalarına çekmek için düşmek zorunda. Bunlar deli mi yahu? Ait olmadıkları bir hayatın ceremesini neden çekerler ki? Bir miti yerine mi getirmeye çalışıyorlar yoksa? Sisyphus’un miti… Onları aklamaya yeter mi dersiniz? Sanmıyorum.,çünkü Sisyphus’un hiç yoktan uğruna can verecek şeyin olmadığını gözümüze sokan sonsuz döngüsü vardı. Döngü, çıkmazdan yeğdir demiyorum. ‘bu neyden bahsediyor?’ fısıltıları çalındı kulağıma! Her şeyi bu kadar sorgulasanız ya! Garip,şimdi de sorgulamadığımızı nerden biliyorsun? Serzenişlerini duyar gibiyim. Sisyphus döngüsüne yine tıkıldık gördünüz mü? Kayalar bir türlü zirveye taşınamıyor habire dağın eteklerine dönüyor!

1 Temmuz 2008

Ayak Uçlarımdan Beynime Gökyüzünden Yere

Bu soğukluk! Ayaklarımın en ucundan beynime dek tırmanan… Soğuk ile bir bütün olabileceğimi akıl eder miydim hiç? Bir tek o bedenime ebedi suretle yerleşecek ve sonsuzluk benim ve soğuğun olacak.
Yavaş yavaş bedenimi ele geçiriyor bu soğukluk. Şimdiden onu sahiplendim bile. Ama dur biraz belki de o beni sahiplenmiştir, bir daha terk etmemek üzere…
Ne gariptir ki şu vücut karmaşasını bir hal terk ederken diğer bir hal ruhu olmayan karmaşıklığını yitirmiş basit yapıya sahip çıkıyor. Katılık ve soğukluk yerleşince vücuda o basit yapı değer bile kazanıyor. Sonra düşünüyorsun yerli yersiz, bize ait olmayan bir beden ve içinde o yabancılığın acısıyla kıvranan bir ruh… Bu acı bile ruhun bedeni terk etmesini mazur kılıyor. Peki soğukluğun o terk edilmiş harabeyi sahiplenmesine ne demeli? Üstelik yaşayan her şey o bedenden kaçarken! Evet, yaşayan her şey! Ay, yıldızlar, gökyüzü… Her biri bizden kaçıyor. Hiçbiri bu sefil bedeni kucaklamak istemiyor. Hatta bu sefilliği, ulaşılmazlığın verdiği zevkle seyredebilmek için tüm alaycılıklarıyla daima tepemizdeler. Onları canlı kılan da bu zaten. Hep alay eder gibiler. Yeryüzünde dolanırken bir bakarsın ki kocaman olmuşlar,’evet’ dersin yaklaşıyorum, gittikçe daha büyüyor gibidirler ancak onlar yine aynı alaycılıkla aslında hep aynı yerdedirler ve hiç de büyümemişlerdir. Onların etrafında zihninle dolanan sensindir. Bu halüsinasyonu sana ruhun mu yoksa bedenin mi yaşatır bilemezsin. Ruh-beden mengenesinin arasında sıkışmışsındır.
Haline ağlarsın, hangisinin ağladığını zorlukla seçersin!
Ben hep ruhumun ağladığını düşünürdüm ya sonra bedenimin soğukluğunu hissedince asıl ağlayanın bedenim olduğuna karar verdim. Ruhumu hırpaladıkça ruhum değil bedenim gözyaşı dökmüş aslında. Bedenim o kadar savunmasız ve çıplakmış ki hatta canlı bile değilmiş. Ona can veren şeyi içinde barındırmak zorundaymış sadece.
Beden kendi cansızlığını başka cansızları da canlı yaparak yok ediyormuş meğer! Kendine eş arıyormuş, sonsuzluk arıyormuş! Ve sonsuzluk tüm soğukluğuyla onu kucaklamış nihayetinde!

3 EYLÜL 2007

30 Haziran 2008

Bir Yağmur Hikâyesi

Yeryüzüne düşen her damlanın bir sahibi var. Yaprakların üstüne konduğunda bir inci tanesi, dazlak Hayri Amca’nın kafasına konduğunda ise kasıtlı bir taş misali anlam yükleniyor, sahiplerinin inadına. Pencereden bakan bir çift göz için ise adeta bir şiir oluveriyor, gereksiz sözcüklere takılmadan akıveren berrak bir şiir. Hele ki bir de bakan gözler hüzünlüyse o şiir buram buram lirik kokar. Keskin bir kokudur lirik kokusu, genzini yakar. Hüzünlü gözleri yaşlı gözlere döndürür.
‘Sadece bir yağmur damlası bu!’ deyip geçme, öyle maharetlidir ki bu damlalar, toprağı evirip çevirmekle kalmaz benim gibiler için de ilham kaynağı olur. Olmayan varlıklar hayal ettirir, hüznüne mutluluk serpiştirir. Bir bakarsın toprağa kavuşmak için yarışa tutuşurlar, bir bakarsın küçük bir karıncayı kocaman bir yaratığa dönüştürürler. Akılları sıra muziplik yapan çocuklar gibi olurlar. Karıncayı yaratık diye yutturmaya çalışıp seni irkilmiş gördüklerinde o sırıtmaları yok mu? Sana hala içinde bir yerlerde yok olmamış ve olmayacak yanını hatırlatır. Bunun gerçekleştiği her an bir de düşündüğün diğer şeyleri hatırlarsın. Aynı anda hem yaramaz hem de yaşlanmış, gün görmüş olduğunu görür şaşırırsın.
Damlalar benle oyun oynuyor olmalı. Bundan şikayetçi değilim. Oyunları bana özlemlerimi de geri getiriyor. Anlatılmamış hikayeler anlatıyorlar üstelik. Ben ve özlemlerim oturup onları dinliyoruz. O hikayelerin birinde o kadar kendimizi bulmuştuk ki sanki bir an hiç tanımadığımız bir evrene geçiş yapmıştık. Hiç yabancılık çekmedim orada. Hem zaten özlemlerim de benimle birlikteydi. Bir anda damla hikayelerinin kahramanı oluvermiştik. Oyuncular olarak yabancılık çekmememiz normaldi. Çevreye değil de kendimize yabancıydık! Hiçbirimiz kendi görüntüsünde değildi. Ellerim yok olmuş onların yerini bir çift kanat almıştı. Ya gözlerim? Nasıl olduklarını yine yağmur damlaları göstermişti bana. Yansıyan görüntünün bana ait olduğuna zorlukla inanabildim. Gözlerim, hep hayal ettiğim baykuşunkiler gibiydi. Hatta ben bir baykuş olmuştum. Ne de gururlu ve heybetli görünüyordum. Bir ara özlemlerimi aradı gözlerim. Onlar da kanatlarımın altına sığınmış iki hınzır pire olmuşlardı. Bizlerin hikayesi de burada başlıyordu işte. İki iyi niyetli pire yağmurdan kaçıp bir baykuşun kanatları altında sıcak ve huzurlu bir yere sığınmanın verdiği mutlulukla pire olduklarını unutup baykuşun özlemleri halini almışlardı. İşte yağmur damlaları bu hikayenin doğmasına da neden oldu. Bir baykuşla iki pireyi sonsuz bir hayatın parçası yaptı.
Baykuş özgürdü, güçlüydü. Aynı vasıfları özlemlerine de yükledi. Hep beraber gecenin karanlığında yeni hikayeler yaratmak için kanat çırptılar. Bu arada muzip yağmur damlaları yağmaya devam ediyordu. Bir baykuşun olabileceği kadar mutluydum pirelerimle. Islaklığı da seviyordum. Kanatlarımı neye çırpıyordum bilmeden her yeni damlanın ıslaklığıyla tüm gece uçmuştum…
Şafağın kızıllığı iri gözlerime çarptığında sanki ilk kez ışığı görüyormuşum gibi irkildim. Yağmur damlaları da çoktan bulutların arasına çekilmişlerdi. Ama… O da ne? Kanatlarım? Artık yerinde değillerdi. Eski soğuk ve kuru eller yine bana dönmüşlerdi. Ya pirelerim? Onlar da son yağmur damlasıyla birlikte bulutlara gizlenmiş olmalı…

24.09.07 / 02:00

25 Haziran 2008

Yosun Kokusu


Zamanının gelmesi için o kadar çok beklemiştim ki resmini yapmak için aradığım manzaranın bizzat kendim olduğumu şimdi anlıyorum. Sadece bir an yeterliydi o manzaranın ta kendisi olduğumun farkına varmam için.
Beklemekten yosun tutan, işe yaramaz sanılan suyun kendisiydim ben. Oracıkta duran, sadece bilinmezlikleri barındıran,bir süre sonra kokmaya yüz tutan bir suydum. Beni sevmek çok kolay değildi; çünkü o kadar kötü kokuyordum ki içimdekileri de görmelerine imkan yoktu. Yetmezmiş gibi üzerim tamamen tüm yeşilliğiyle yosun kaplıydı.
Kokan içimdekiler mi yoksa sonradan beni kaplayan yosunlar mı bilinmezdi. Ben sadece durmaktaydım. Yapabildiğim tek şey bakışlarımı var olduğunu sandığım nesnelere saplamaktı. Birisinin bir yol olduğunu göstermesine ihtiyacım vardı. O yol ki içi sıra akabileceğim, üzerimdeki yosunları savurabileceğim… O yolu bulduğumda insanlar beni sevebilecek miydi? Beni sevseler bile ben onları sevebilecek miydim? Olanları sorgulamaz mıyım o zaman ? Beni benken neden sevmemişlerdi ,neden yosunlarımla beni kabul etmemişlerdi?
Berrak akan beni sevmelerini, durup kokan beni sevmelerine yeğlemem. Onlar mutluyken benim mutlu olmamı bekleyemezsin.
Biliyorum ki acımasız güneş her doğuşunda benden bir parça daha koparabilmek için ışınlarını savuruyor olacak ve sonunda bir gün ben de yok olacağım. Son damlama kadar. Geride kalan yosunlarım da bensizliğe dayanamaz ve kuruyup yok olurlar.
Her gün yok olup giderken, keşke beni yosunlarımla sevebilseydiniz diyorum. Olmadı kokumdaki sırrı çözebilseydiniz diyorum…Kime diyorum?

10 EKİM 2007 / 16:48

22 Haziran 2008

Üç Nokta

bitirilemeyen belki de hiç başlanamayan her cümlenin, her kalem izinin, her gereksizliğin parçası olabilir şu adına üç nokta dediğimiz topluluk. öyle yaratılmış varlıklarız ki kendimizden başka varlıklara anlam yükleyerek eksikliğimizin yarattığı yokluktan kurtulmaya çalışırız. sanki yalnızlığımızdan üç noktanın beraberliğine ortak olarak kurtulacak gibiyiz. peki nokta denilen varlığı izafi olan şeye anlam yüklemeyi ilk kim akıl etti? o mu? sen mi? yoksa ben mi? nokta bir şekilde kabul edilebilirdi belki, ya üç nokta?

çıkmaza sokmaya bayılıyorsun değil mi en basit olayı bile? gereksizliğini de üç noktayla süslemeye bayıldığın gibi. bir de yüreklisin ki sorma! bıraksalar hayatını üç noktayla tanımlayacaksın: gülünç… akıl dışı… belirsiz…
her anlam senin zihninden çıkmadı mı ki? zaten tanımlı değil mi hayatın? belirsiz…
acizliğin boy gösteriyor noktaların arasından
suskunluğun çığlık çığlığa çırpınıyor üç noktanın ardından
gölgen düşüyor üç nokta boyunca; kimi kez kısa, kimi kez…

üç nokta; belki anlamlı belki de anlamsız... göstermek istediğini değil de görüleni anlatır. bir zihinde beyazken öteki zihinde simsiyah oluverir. yalancı mı desem, karaktersiz mi bilemedim. senin yarattığın bir ifadeden de fazla bir şey beklenemezdi zaten. 'ol' dedin oldu ha? adına da üç nokta dedin, kabul etmişiz görünene göre. abartıp anlamlar aramaya başlamışız baksana! ah, unuttum azıyla yetinemeyen yine bizlerdik değil mi? olduğu gibi de bırakmıyoruz ki, elimizde olanı bir başa, bir sona, olmadı ortaya sürükleyip duruyoruz. ha bire birileri bir şeyleri sürükleyip durduğundan mı nedir? her sürüklenen birilerini daha, birilerini daha… öylece sürüp gidiyor…
gidiyor…yor…or…r… kelimeler sürükleniyor, olmadık ağızlarda dolanıp duruyorlar. bir son veren de yok. yine olmadık kişiler kelimelerin ardı sıra: noktanoktanokta
suçlarını bulaştırmak ister gibi oradan oraya acımadan kullanıyorlar. birinden ötekine bir ihtimal suçlarını atarlar umuduyla.
suç...
üç noktanın karaktersizliğinde mi yoksa onu karaktersizleştirenlerde miydi?

p.s: tekrar düzenlendi. buraya da konuldu, aman eksik kalmasın diye. http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=19381919
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...