30 Haziran 2008

Bir Yağmur Hikâyesi

Yeryüzüne düşen her damlanın bir sahibi var. Yaprakların üstüne konduğunda bir inci tanesi, dazlak Hayri Amca’nın kafasına konduğunda ise kasıtlı bir taş misali anlam yükleniyor, sahiplerinin inadına. Pencereden bakan bir çift göz için ise adeta bir şiir oluveriyor, gereksiz sözcüklere takılmadan akıveren berrak bir şiir. Hele ki bir de bakan gözler hüzünlüyse o şiir buram buram lirik kokar. Keskin bir kokudur lirik kokusu, genzini yakar. Hüzünlü gözleri yaşlı gözlere döndürür.
‘Sadece bir yağmur damlası bu!’ deyip geçme, öyle maharetlidir ki bu damlalar, toprağı evirip çevirmekle kalmaz benim gibiler için de ilham kaynağı olur. Olmayan varlıklar hayal ettirir, hüznüne mutluluk serpiştirir. Bir bakarsın toprağa kavuşmak için yarışa tutuşurlar, bir bakarsın küçük bir karıncayı kocaman bir yaratığa dönüştürürler. Akılları sıra muziplik yapan çocuklar gibi olurlar. Karıncayı yaratık diye yutturmaya çalışıp seni irkilmiş gördüklerinde o sırıtmaları yok mu? Sana hala içinde bir yerlerde yok olmamış ve olmayacak yanını hatırlatır. Bunun gerçekleştiği her an bir de düşündüğün diğer şeyleri hatırlarsın. Aynı anda hem yaramaz hem de yaşlanmış, gün görmüş olduğunu görür şaşırırsın.
Damlalar benle oyun oynuyor olmalı. Bundan şikayetçi değilim. Oyunları bana özlemlerimi de geri getiriyor. Anlatılmamış hikayeler anlatıyorlar üstelik. Ben ve özlemlerim oturup onları dinliyoruz. O hikayelerin birinde o kadar kendimizi bulmuştuk ki sanki bir an hiç tanımadığımız bir evrene geçiş yapmıştık. Hiç yabancılık çekmedim orada. Hem zaten özlemlerim de benimle birlikteydi. Bir anda damla hikayelerinin kahramanı oluvermiştik. Oyuncular olarak yabancılık çekmememiz normaldi. Çevreye değil de kendimize yabancıydık! Hiçbirimiz kendi görüntüsünde değildi. Ellerim yok olmuş onların yerini bir çift kanat almıştı. Ya gözlerim? Nasıl olduklarını yine yağmur damlaları göstermişti bana. Yansıyan görüntünün bana ait olduğuna zorlukla inanabildim. Gözlerim, hep hayal ettiğim baykuşunkiler gibiydi. Hatta ben bir baykuş olmuştum. Ne de gururlu ve heybetli görünüyordum. Bir ara özlemlerimi aradı gözlerim. Onlar da kanatlarımın altına sığınmış iki hınzır pire olmuşlardı. Bizlerin hikayesi de burada başlıyordu işte. İki iyi niyetli pire yağmurdan kaçıp bir baykuşun kanatları altında sıcak ve huzurlu bir yere sığınmanın verdiği mutlulukla pire olduklarını unutup baykuşun özlemleri halini almışlardı. İşte yağmur damlaları bu hikayenin doğmasına da neden oldu. Bir baykuşla iki pireyi sonsuz bir hayatın parçası yaptı.
Baykuş özgürdü, güçlüydü. Aynı vasıfları özlemlerine de yükledi. Hep beraber gecenin karanlığında yeni hikayeler yaratmak için kanat çırptılar. Bu arada muzip yağmur damlaları yağmaya devam ediyordu. Bir baykuşun olabileceği kadar mutluydum pirelerimle. Islaklığı da seviyordum. Kanatlarımı neye çırpıyordum bilmeden her yeni damlanın ıslaklığıyla tüm gece uçmuştum…
Şafağın kızıllığı iri gözlerime çarptığında sanki ilk kez ışığı görüyormuşum gibi irkildim. Yağmur damlaları da çoktan bulutların arasına çekilmişlerdi. Ama… O da ne? Kanatlarım? Artık yerinde değillerdi. Eski soğuk ve kuru eller yine bana dönmüşlerdi. Ya pirelerim? Onlar da son yağmur damlasıyla birlikte bulutlara gizlenmiş olmalı…

24.09.07 / 02:00

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...