31 Aralık 2009

Breathe the Atmosphere

Söz verdiğim gibi masamın altındayım. Üstteyken dibe vurdurduğuna göre alttayken atmosfere çıkarması gerekiyor.
Ne o? İşine gelmedi mi?
Düşüncesi güzel, atmosphere saatlerdir çalıyor. Layığına eriştirecektir. Hafiften yükseldim heheyyt. Masanın altında, yani dipte olup nasıl mı yükseldim? Yok, vallahi söylemem. Bakayım burda durumlar alttaki gibiyse sizi de uğraştırıp çıkarmayayım buralara...

Yıl- başı ha? Yılmaktan geliyor kökeni.
nokta

21 Aralık 2009

Ayna


Hep aynaların suretleri eskittiği söylenir ya... Hani biraz lirik bir anlatımı vardır. Yazarlar pek sever. Orhan Pamuk bile kullanmıştı böyle bir anlatımı. Hatta Yeni Hayat' ta olması lazım. Neyse Yeni Hayat' ı hatırlayıp yine bir garip oldum ama konum şu an bu romanın çözümlemesini gerektirmiyor.

Aynaların suretlerden bir şeyler alıp götürmesi gerek. Sen her baktığında bir önceki sen değilsindir zaten. Kolaycıyız ya, ruhlardaki eskimeyi yüze yansıtıp onu gösterende arıyoruz suçu.

Kimi zamanlar vardır. Aynaya, kendi yüzümüze uzun süre bakmaya tahammül edemeyiz. Hemence geçen bir zaman dilimi değildir bu. Eğer bir kere baş göstermişse devamında en az 1 hafta bu böyle devam eder.

Ben bunu 1 haftadan daha aza indirmeyi başardım. Biliyordum zamanı ötelemek ruh halini de öteleyecek ve kısır bir beslenme peydah olacaktı. Zaman ruhtan beslenecekti anlayacağınız. Geçen 5 günde
AYNALARIN BİZİ ESKİTMESİ GEREK
kılığına girmiş bir yansıma gördüm.

Uzun süre tekrar aynaya bakmak zor oldu. Aynanın benden alması gerekenler yüzümde adeta birer fazlalık, birer çöp yığını oluvermişti. Demek o nedenleymiş bulduğum her fırsatta başımın ağırlığına dayanamayıp masalara dayanmam. Ellerimi yardıma çağırmam. En büyük destekçim ellerim oldular. Başımı dik tutamasalar da ayakta tuttular hiç yoktan...

Yazarların zorlama lirikliğinin maskesini düşürdüm bugün. Aynalar eskitemeyince birer çöplük oluyormuşuz! Bunun böyle olacağının haberini kimse vermedi.

Bugün çöplüğü gördüm. Başka bir gün onlardan arınmanın yollarını bulacağım. Bu yazarlardan bir fayda yok. Neymiş efendim ''aynaların eskittiği yüzün...'' müş! Ağırlığından hantallaşmış ruhunun yansıdığı yüzün ne olacak peki? Keşke eskise. Yenisine kavuşma umudum olurdu bi ihtimal.

- Yarın, yüzümü kaplayan çöplük kokarsa n' apacağım?
- Ama ya aynaların eskittiği yüzün?
- Hadi ordan be!

15 Aralık 2009

Brian Molko With An Acoustic Guitar

Placebo' ya dönüşü Brian Molko' nun akustik gitarla karışık sohbet ettiği kayıtla yapayım dedim. Manzana sağolsun, kaydı tam metin olarak iletti bana. Zira adamın Brian deyişini bile anlamak hayli zor. Görsellerde akustik gitar tutan Brian kullanmadım bilinçli olarak. Zira hiçbir akustik gitarı şu Fenderleri sahiplendiği kadar sahiplenmemiştir. Yok öyle pozları. Ama akustik gitarı da bir başka çalar. Birazdan duyacaksınız zaten.

Tüm bu posta sebebiyet veren diyalog+akustik ziyafet karışımı kaydı sizin için buraya kaydettim. Keyfini çıkarın.
DOWNLOAD

Gelelim kayıtta geçen geyiğe, diyaloglar şöyle gelişir:
-Evet, işte! ( Voi la! )
-İyi misin? ( ça va? )
-Evet, evet. ( oui, oui )
-Selam Brian. Neredeyiz? ( Salut Brian. On est où-là?)

( Manzana' dan not: Bu Fransızların dilini eşşek arısı soksun yeminlen. O ne biçim Brian demek lan? )

-Eee, Coast Otel' deyiz. ( Beaa, on est à l' Hotel Coast )
-Biraz daha elmalı sakız istiyor musun? ( Tu veux cheving gum de pomme encore?)
-Yok yok, böylr iyi. Hayat tazeleyici, böyle iyi. ( No no, ça va. Fraîcheur de vie, ça va.)
-Peki gitarla ilk çaldığın parçayı hatırlıyor musun? ( Alors, est-ce que tu te souviens, le premier marceau que tu as joué sur le guitarre? )
-İlk çalmayı öğrendiğim parça, muhtemelen Leonard Cohen' in Chelsea Hotel Number 2. ( Le premier marceau, c' etait probablement , j' oi appris, Chelsea Hotel Number 2 de Leonard Cohen)

Ve işte Leonard Cohen' in o muhteşem şaheseri:



Kaldığımız yerden devam:

-Beni etkilemek istiyorsun ne çalarsın? ( Tu veux m 'impressioner, tu jouves quoi? )
-Etkilemek için? ( T'im pressioner?)
-Evet ( Oui )
-Black Sabbath' tan çalarım. ( Je joue de Black Sabbath )

Black Sabbath' tan çalar bu arada.

Black Sabbath' tan konu açılmışken bir şarkı da ortaya benden gelsin. Dirty Woman iyi mi iyi.

Black Sabbath - Dirty women


Yeniden devam...

-Hehe, şimdi birine asılmak istiyorsun ne çalarsın? ( Et maintenant tu veux dragguer quelquin, Te joues qoui? )
- Aaaa... ( GÜLÜŞMELER :))

p.s: Manzana'ya tekrardan teşekkürü borç bilirim.

10 Aralık 2009

Yıldızlar Ne Zaman Maviye Döner?

Ey insan!
Gökyüzünde keşfetmediğin ne kaldı ki hâlâ gözlerini dikmişsin öylece...
Her şeyi gördün
Duydun
Ama hissetmedin
Yıldızlar:
Yandılar, söndüler
Ama değişmediler

Gökyüzü oyun oynadı senle
Parlak yıldızını sönükleştirdi sonra
Başka bir yıldız seçtin
O gün
Başka gün başka yıldızlar seçtin
Renkleri hep gördüğün gibi miydi?
Hepsi aynı mıydı?

-evren karanlığında kirli beyazdır yıldızlar-

-maviye dönmez yıldızlar-
***

Yıldızlarla oynarken bu şarkı çalındı kulağıma:

dancin' where the stars go blue
dancin' where the evening fell
dancin' in your wooden shoes
in a wedding gown
...
where do you go when you're lonely
where do you go when you're blue
where do you go when you're lonely
i'll follow you
when the stars go blue, blue
when the stars go blue, blue
when the stars, when the stars go blue, blue
when the stars go blue
when the stars go blue, blue, blue
stars go blue
when the stars go blue

4 Aralık 2009

TRUE! You're Insane.



Başta verilmiş yargı ne kadar doğru?
Bir süre oyalanın istedim.
Herkesin sandığı gibi bir deli miyim? Sizi deli olmadığıma inandırmak için ne kadar deli olmayabilirim?

I'm sane OR kind of freak?

Sizin aynanız olmaktan ben mi korkmalıyım yoksa siz mi?

1 Aralık 2009

Sessizce Uzaklaş



Bir adım öteye gidemedi, ayakları yok muydu?
Vardı, olmaz mı!
Bir arpa boyu yol alamadı...
Yazık!
Adımı unuttum, yolumu kaybettim.
Eyvah!
Önce kelamı kestiler benle
Sonra...
Sonrası işte
Kalem tutuşturdular elime:
ÇİZ.
Yolumu mu?
YOK.
İyisi mi 'bir arpa boyu yol' çizeyim
Olur mu hiç?
OLMAZ TABİİ
Ne olur?
Ne olur ne olmaz, sen yine bana bir tane daha ayak çiz...
Nasıl olur?
ÇİZ.
Ve sessizce uzaklaşayım.

27 Kasım 2009

TESADÜF

Hayatımızdaki birbiriyle bağlantılı olaylar dizgisinden fena halde korkar oldum. Kötü şeyler olduğundan değil, 'bu kadar tesadüf de...' şeklinde kurduğum cümleler artınca hayatımda müdahil olarak ne kadar etkili olduğumu düşündürüyor. Sahi ne kadardır? Üff ucu açık sorular sorarak kendini oyalama! (iç ses)

Güzel tesadüfler hayatımıza fazladan uğraşılar, ilgi alanı içinde derinleşme sağlarsa hele daha bir güzelleşir. Nietzsche' nin beni Edgar Allan Poe' ya götüreceğini ve dahi The Alan Parsons Project' i dinletmeye başlatacağını nereden bilecektim?

Açıklığa kavuşturmam gereken bir tesadüfüm var. Yaklaşık 1 yıl öncesi Samsun' undayım. Beklerken kitap okumak kadar zaman geçirtici başka bir şey bilmiyorum. Kulaklıkta da sevilen bir parça dönerse ki hele, zaman farkettirmez kendini, geçer. Gözlerim ve kulaklarım meşgulken çevreyle alakam neredeyse sıfır oluyor. Bu kez olmadı:) Yan gözle, yaklaşan Amca' yı farkettim önce. Amca' nın dedektif pardösüsü giymiş olması dikkatime değer bir ayrıntıydı. Yanıma oturdu, okuduğum kitapla ilgili olduğunu belli eden devinimler gerçekleştirdi. Beklenen diyaloglardan biri gelecek az sonra.






Kulaklığımı çıkarınca, okuduğum kitaba bakıp bakamayacağını sordu. TAN KIZILLIĞI' nı okuyordum. Şu Nietzsche' den çıkan muhabbetleri hiç sevmem ama en azından bu Amca '' oooo tüm kitaplarını okudum, müttiş bir adam şu niçe yaaa'' demedi. Okuduğumuz kitaplardan ilerleyip Edgar Allan Poe' ya geldik. Amca' nın önerisi güzeldi. 70-80' lerin progressive rockı diyebileceğimiz türde müzik yapan THE ALAN PARSONS PROJECT. Grubun özelliği kimi şarkılarını Edgar Allan Poe' nun hikâyelerinden esinlenerek yapmaları. Amca, grubun adını yazıverdi. Sonrasında gerekli araştırmaları yapıp dinlemeye başladım tabii.


Tesadüf bundan ibaret iken sonrasında The Alan Parsons Project' in albümlerini dinlemem, Poe' nun hikâyelerinin şarkıları ve hikâye animasyonları ile tanışmam birbirini izledi. Farklı başlık altında toplayacağım onları da.

Hayatınızdan güzel tesadüfler eksik olmasın.

Amca' nın DSİ' de çalıştığını belirtmeden edemeyeceğim. DSİ' nin de hayrını görmedik demem artık.

YABANCI

Kişiselleştiremediğimiz nedenlerden ötürü ha bire bir şeylere yabancılaşıyoruz.

Kendimizi kişiselleştiremediğimizde ise bilin bakalım bu kez neye yabancılaşıyoruz?

Ta kendimize.

Kendine yabancılaşan bi tek kendin misin sandın? Hadi canım, bırak şimdi. Özel olmak isteyen herkes böylesi özel duygular yaşadığını ve kimsenin de bunu yaşamayacağını düşünür ya başta... Bir başkasının aynı şeyleri yaşamış olduğunu görünce şaşırmamızın, O kişiyi kendimize yakın hissetmemizin nedeni ne sanıyorsunuz? Şaşırırız, çünkü başta duygumuzun tekliğine garip bir şekilde inanırız. Yakın hissederiz, çünkü SEN' den bir tane daha var! Tamamen bencillik üstüne kurulu bir algılama aslında. BAŞTA.

Senden birilerini bulamazsan YALNIZlaşırsın. Yalnızlığın hüküm sürdüğü kayda değer bir sürenin sonunda ise YABANCIlaşırsın.

Olurunu diyeyim ben size, ellerine bakarsın ''aa el; hareket ediyor, bir şeyleri tutuyor, kapatıyorum açıyorum!'', sonra konuştuğun kelimeler garip bir şekilde anlam ihtiva etmiyor. Bir 'masa' kelimesinin ne anlam ifade ettiğini bulamamak diye bir durum gerçekten var. Herkese oluyor bu, hemen hemen herkese...

O yabancılaştığımız şeylerle nasıl meşgul oluyorsak, beynin uyuşukluk hali diye bir durumu türetiyoruz. Bir şey yapmadan, boylu boyunca yatarak, aralıksız müzik dinleyerek, gözleri fazla kırpıştırmadan bir şeylere bakarak gün mü geçer be! Heyecan yapma, GEÇİYOR.

Durum, üretkenliğe balta vuran en fena durumdur. Uyuşukluk beynin en büyük düşmanı. Kim demiş alkoldür diye! Uydurma şimdi. Amman uzaklaşmadan dolanalım cümlelerin etrafında.

Hah, geleceğim sadete. Bu gibi durumlar somut örnekler üstünden anlatılmadıkça teorik bilgi gibi oluyor. Genelden etkilenini görmedim ben pek. Özeli niye bu kadar çok sevdiğimizi aklımızda kalan durumlar sayesinde anlayabiliriz. Bakın yine BENciliz. Bu olumsuz bir şey olduğu için durmadan tekrarlıyor değilim. Olması gereken bu. Olayları; kendimizde bulmadığımız sürece yani kendileştirmediğimiz sürece algılamayız. Somut örnekle göstermenin bir yolu da budur. Bu bağlamda somut örnek KENDİNİZ oluyorsunuz. Bu anlatım bile çok soyut kalıyor, dikkat ettim de!

Yalnızlıkta somutlaştıracak bir durum olmadığından KENDİLEŞTİRME aşamasını gerçekleştiremeyip YABANCILAŞMAnız da bu nedenledir.

Böyle bir sürecin ardından bunu gibi karışık düşüncelerin barındığı bir dizi cümle çıkabiliyor. Bir an evvel atlatmaya bakın(!)
Süreç ne kadar uzun olursa yapmak istedikleriniz ile yapamadıklarınız arasındaki uçurum o kadar artar. Uçuruma fazla bir şeylerinizi feda etmemeye bakın(!)

İYİ KALIN...

14 Kasım 2009

Siyah, Mavi Ve Beyaz



Başka bir havayı solumak, kendini hiçbir yere ait hissetmemek, dışlanmışlığın varabileceği en üst noktalardan seslenmek… Binlerce insanın arasından bir kişinin dahi sesini duyamaması… Buna rağmen etrafında olan bitene tüm ilginle odaklanabilmen: ücra bir köşeye sinmiş yaşlı bir evsizin tütünden, katrandan sapsarı kesilmiş parmaklarındaki sigarayı mütemadiyen çevirmesi sanki seni hipnotize eder. Aklınca bir senaryo yazarsın kafandan o evsizin hayatına dair. Kafandaki senaryo adeta şarkıdır. Hemen oracıkta klibi dönen bir şarkı doğuvermiştir. Etrafta amaçsızca dolanan insanlar da senin anlamsız dediğin amacını ortaya çıkarır.

Gerçek kahraman kim oradaki farkında mısın? Başka türlü varlıklara anlam yüklediğinden kendini anlamlandırmayı unuttuğuna o kadar eminim ki! Sen öyle ya da böyle belki kendi muhayyilende varsın. Başkaları için bu mümkün mü dersin? Orada bulunan tüm oyuncuları sen yarattın. Ne yapmaları gerektiğini sen söylemedin belki ama oluşan tablodaki görüntüler kendiliğinden belirmedi haliyle. Hala ‘Gerçek kahraman kim?’ sorgusu içindeyim, sorgudaki açmazın senin de farkına varmanı bekliyorum. Yalnız.

Sen ki tütünlü parmakları, en üzgün bakışları, çekingen adımları, seslerdeki titremeyi fark edensin. Neden kendinin gerçek olduğunun farkında değilsin? Bir kişinin gelip senin yaptığın gibi kendi şarkısının içine seni almasını mı bekliyorsun? Cevaplarını bulamaman gibi bir ihtimali bile düşünmek istemiyorum. Artık konuşma vaktin gelmedi mi?

Pencereden sızan gün seni ısıtırken bakışların o kadar soğuk ki! Soğuk ama anlamlı… Hadi bize soğuk bakışlarının ardındaki dehlizleri anlat. Kurumayan bir tek orası mı kaldı!

…Kurumadı hâlâ, gözyaşlarını göz pınarlarından salmaya korkan ben, bir tek buna yarar sağladım. Bütün hayaller de o dehlizlerde kaldı. Hem zengin hem de fakir olmak hayallerimi derin kılıyor. Hep derinlerde olan hayaller zenginlikleriyle hep gerçek oluyor, fakirlikleriyle de hep derine gömülüyor. Derinlerde barınan nice varlık var. Çocuksu saflığım… Mutlu olmak için beklemeyen, her an mutlu olabilen, umut dolu, parlak ve fal taşı gibi gözlere sahip küçük bir çocuk... Saflığını yanına alacak kadar da düşünceli bir çocuk. Bu çocuk hiç kaybolmayacak, ne annesi ne de babası var. Tek başına dünyaya geldi ve içimde koca bir yere sahip. Hayatını romanların trajedisinden karikatürlerin hem düşünceli hem de eğlendiren dünyasına sokan, yoldaki karınca kolonisini eğlenerek seyreden bir mizacı hep besleyecek. Ellerindeki çizgilere garip garip anlamlar yükleyecek, gözbebeklerindeki benekleri sorgulayacak, baktığı her yeri mavi görecek ve yeniden mutlu olacak. Hayal diye bahsedilen şeyleri teker teker hayatın ta kendisi yapacak, her giden hatta gerçek olan hayalin yerini bir başkası alacak, çünkü o çocuk eğer yaşaması gerekse en iyisini yaşamalı. Maviliklerden,sis grisine geçişini kabullenemez O.

Mavinin çocuğu paletine gri rengi sokmayacak, eğer gerekirse siyaha beyaz katmayı bilecek…

Hangi Özgürlük?



Dilim tutuldu. Ellerim tutmaz, gözlerim bakmaz oldu. Her şey tutuktu şu göklerde. Bulutlar Ayı'ın ışığını tutmuş, soğuk da sıcağı…
Her ne varsa salık verilse ya! Tutsak ne varsa hayata döndürülse ya! Tüm esirler kurtarılmayı bekler; ama bu kez kim tarafından kurtarıldıkları önemli. Başka bir tutsaktan yardım bekliyorlar. Bu nasıl bir çaresizliktir? Başka bir ihtimal daha var tabii, çaresizlik gibi görünen aslında bir gururluluk timsali olabilir: beni bana benzemeyen hiçbir varlık özgür kılamaz. Bu esaret sonsuza dek sürecek olsa da özgür kalmak için esareti tatmamış birini bekleyemem.
Bu esaret de aynı ölüm gibi bir kez tadılır, sonu da yoktur. Esaretten sonrasını karanlık bir gecenin ay ışığından yoksun soğukluğu gibi hissedersin. O soğukluk yok mu, kemiğine dek dayanır , seni soluksuz kılana kadar da vazgeçmez. Esaretin ilk izleri tenindeki tuzlu su damlalarını kurutur ve sonra seni…
Anlıyorsun değil mi? Ölüm çürütür, esaret ise kurutur. Aslında esaret ölüme özenir ama çaresizdir yazık ki! Kendini esrarengiz yapmaya uğraşır durur. Ölümle boy ölçüşeceğini zanneder. Ne zavallıca.
Esaretten sonrası özgürlüktür. Ama nasıl bir özgürlük? Kemiklerinde, teninde esaretin derin izleri ile yakalanabilen özgürlük… Özgürlük de bu durumda esaret oluyor ; yaraların izlerine ve düşüncelerin parmaklıklarına esir bir özgürlük. İnsanoğluyuz ya özgürlüğün tadına baksak bile yine tatmin olmayız. Yaralardan, düşüncelerden sıyrılmak da isteriz. Hep daha fazlası, daha fazlası…
İnsanoğlu olman mı gerçekten sorunun? Yoksa her zaman daha da azının daha da tutuğunun seni bulması mı? İstediğin saf ay ışığı yani özgürlük, yarasız ve sıyrıksız. Ama yok , sen insanoğlusun sana esaret atfedilmiştir. Bundan fazlası doğaya aykırı . Birazcık özgürlük istedin diye tüm hayatının elinden alınmadığına şükret sen! Yoksa buna da mı minnetin yok, ölümü yeğleyenlerden misin sende ey küçük, çaresiz insanoğlu!
Seni gökyüzünde tutan tek şey, içindekiler… Bulutlar bile koyverdi seni kendi haline. Onlar ay ışığı ile meşgul zaten. Yeterince tutsağı var onların.
İçindekileri hiçe sayıp gökyüzünden yere tırmanabileceğinin farkındasın , biliyorum. Tüm hayatın tırmanmakla geçiyor zaten .Tek sorunun daha yükseklere çıkacağına her tırmanışında olduğun yere biraz daha gömülmen. Gökyüzüne takıntın da bu yüzden. Hiç ulaşamayacağın için ay ışığının demetlerinden medet umuyorsun. İşte bu noktada çözülüyor herşey, esaret altındaki ay ışığı değil mi, seni sözde özgürlüğüne kavuşturacak tutsak, ay ışığı.
Yok, yok… Ortada soğukluktan başka bir şey yokken, ışığın bir huzmesini dahi göremezken nasıl kurtuluşu umarsın? Umudun, senin işkenceni sonsuza sürüklediğini öğretmediler mi sana? Çaresizsin , çaresiz. Bir tek gökyüzünden düşen damlacıklar eksik. Gözlerini saymıyorum bile onlar hep ıslak zaten.
Yavaşça uzaklaşıyorsun, donmuş çehreni hissedemiyorum çünkü, biliyorum! Yine neden uzaklaşıyorsun? Gerçekleştirdin mi istediklerini? Özgürlük yoksa ölümü tatmadan mı ayrılacaksın yanımdan. Yaptığın tek şey beni de kaskatı kesmek. Yine mi yanıldım yoksa, amacın ölüm değil de beni mi esir etmekti? Yani… Başardın… Beni esir ettin. Sıra bana geldi artık. Ben seni gerçekleştiremeyeceğim ancak! Esaretimi bir başkasına yükleyemeyeceğim. Esaretimi dondurup gömüldüğüm yere onu da gömeceğim. Bir kişinin daha esir olmasına dayanamam. Gömülüyorum ben… Elveda!

4 Eylül 2009

Kendimden Tam 91 cm Uzağım!



''Skhizein'' adında kısa film. Peki ben kendimden kaç cm uzağım diye sorular sordurtuyor. Arşivlenesi kısa filmlerden. Hem gülümsetiyor, hem de tarifsiz hüzünler yaşatıyor. 'Yabancılaşmak', 'çok geç artık', 'alışmalıyız' başlıklı kısa filmleri de siz kafanızda çekebilirsiniz.


skhizein' in kelime anlamını merak edenler var ise benim gibi, sizin için geliyor: ''skhizein, eski yunanca, "ayrık", "bölünmüş" anlamlarında ve "akıl" anlamındaki yine eski yunanca phrenos ile "schizophrenia" (şizofreni) kelimesini oluşturuyor.''

akla ilk gelen kelimelerden biri değil miydi ''şizofreni'' ?

3 Eylül 2009

Çikolata Kaplamalı Soap-Opera

Bugünlerde takıntım haline gelmiş, çocukluk yıllarıma ait kült şeyler peşimi bırakmıyor. Dün mideme indirdiğim cino peşimi bırakıp mideme indi mesela.

Adeta bir şölen havasıyla gerçekleştirdik bu işi. manzanasverdes sağolsun bir güzel köpüklü kahve yaptı, eski günleri yad ettik. yaşımız yirmilerde yanlış olmasın da. Ama fal kısmında bende görünen iki yaşlı insan neye işaret bilmiyorum. yoksa fal bana şunu mu demek istiyor: '' yüzünde meymenet kalmayacak, dede bey' e şikayetleceksin cinom nerde diye!'' bence böyle bir şey olacak. O faldaki bensem eğer pek fena topuz yapmışım, yaşlı modern olmuşum demektir. Vay ben nerelere gidem.

Geçmişteki çikolata özlemi dindi haliyle. Boş vakitten kaynaklı olsa gerek çocukluğuma ait şeyleri hatırlayıp duruyorum.



Çocukken Güney Amerika pembe dizilerine olan bağlılığım bugünlerde gözlerden kaçmıyor. Annemden kaynaklı bir durum olduğunu düşünüyorum. Herneyse en bomba dizi Manuela
dır. Pembe dizi serisinin ilk dizisidir. 1991' de trt 3' te yayınlanmış. Diziden pek çok kişi haberdardır. En yaratıcı entrikalar bu dizide dönerdi. Ondan sonra bozuldu lan! ( hehe elitist tribi) Geçende jeneriğini izledim. paylaşmazsam emiliolar götürsün beni. Hiç konusuna falan girmeyecem bunları gördüm iyi oldu o kadar.


Arka planda yer alan Emillio' yu gördünüz mü! Manuela'dan önce gördüm onu. Isabela' nın ekürisiydi, yanılmıyorsam. Sonra Isabela bunu zehirli tokayla şişlemişti. Çıkar çatışması olur öyle. haha. Ne eğleniyorum lan bunlardan bahsederken.


Yav ben Isabela' yı şimdi çok grotesk bir karakter olarak görüyorum. Tekne kaza yapıyor ve batıyor. Isabela'nın yüzünün bir kısmını balıklar yemişti. Saklamak zorunda kaldığı yüzüyle ve kısık sesiyle ne kadındı ama.
İşte orda işte orda!

Karanlıktaki grotesk pembe dizi karakteri ne dehşet bir şeymiş. Ben yine de Isabela' yı severim. Bugünlük nostalji ihtiyacımı karşılamış bulunuyorum.

Kısık sesiyle isyanlardaki Isabela you are the one babe:P

Bu da size armağanım olsun, dizinin jeneriği: şarkıyı julio iglesias da söylemiş.

23 Temmuz 2009

Volver

penélope cruz' un ispanyol taşrası kadını hallerini nerde bulabilir mişiz? elini atabileceğiniz herhangi bir filmde bu kadını bulabilirsiniz. heaa şimdi konumuz penélope cruz değil bir tek. koskoca volver' i bir tek cruz hanfendiden ibaret görmemiz başta Pedro Almodóvar'a olmak üzere diğer güzelim oyunculara hakaret olmaz da ne olur! diğer oyunculardan, ben derim ki Carmen Maura! yok böyle ifadeler. karyola altındaki 61'lik küçük kız çocuğu bakışı hangimizin dikkatinden kaçmıştır. tüm filmdeki ince detayları bir bir yazmayayım şimdi. herkesin öznel görüşü kendine kalsın diyorum ben. sonra senin öznelini alıyorum yapıyorum benim öznel olmuyor! izleyin sonra gelin konuşalım. özneller çatışsın değil mi ya. baştan kaynaştırmayın. neyse konudan uzaklaştığımı görmekteyim, destuuuurr!

şimdi efenim malumunuz, filme adını veren (ya da adını filmden alan bilemedim şimdi)muhteşem şarkı volver var. hanginiz penélope cruz şarkıyı söylerken( gibi yaparken) '' ne oldu lan niye ağlıyorum ben!'' demediniz. ruhunuzda öyle bir yerlere dokunuyor ki bu şarkı, ne yapıp ediyor ağlatıyor.

trailer için burdan:



film hakkında baştan kani olduğum bir şey vardıysa da '' o rüzgarlar pek hayra alamet değildi'' çıkar tabii ensesti de cinayeti de!

penélope'nin büyütülmüş kıçına laf bile etmiyorum bakın. pedro abimiz ne yaptıysa doğru yapmıştır.

bir de pek samimi, pek yakın hissediyorum kendimize şu ispanyol halkını yah! aman durun demeyin şimdi yeni mi farkettin diye, değil tabii! o değil de penélope' nin başında pek eğreti duran blidiğimiz anam babam örtüsünü bize yakın bulmuycam da mezardaki ölüleri mi bulcam allaseniz.

sadede gelip volver'le başbaşa bırakıyorum sizi.
sözlerinin türkçe karşılıklarını üşenmeyip yazdım, iispanyolcası ve türkçesini birlikte sunuyorum.

yo adivino el parpadeo
de las luces que a lo lejos
van marcando mi retorno

son las misma que alumbraron
con su pálido reflejo
unas horas de dolor

y aunque no quise el regreso
siempre se vuelve
al primer amor

la vieja calle
donde le cobijo
tuya es su vida,
tuyo es su querer

bajo el valor de las estrellas
que con indiferencia
hoy me ven volver

volver...
con la frente marchita
la nieve del tiempo
la aclaro en mi cien

sentir...
que es un soplo la vida
que veinte años no es nada
que febril la mirada
hurrante entre la sombra
te busca y te nombra

vivir...
con el alma ferrada
a un dulce recuerdo
que lloro otra vez

tengo miedo del encuentro
con el pasado que vuelve
a enfrentarse con mi vida

tengo miedo de la noche
que poblada de recuerdo
encadenan mi soñar

pero el viajero que huye
tarde o temprano
detiene su azar

y aunque el olvido
que todo lo destruye
aya matado
a mi vieja ilusión

cuarto escondida
y una esperanza humilde
que es toda la fortuna
de mi corazón

volver...
con la frente marchita
la nieve del tiempo
la aclaro en mi cien

sentir...
que es un soplo la vida
que veinte años no es nada
que febril la mirada
herrante entre la sombra
te busca y te nombra

vivir...
con el alma ferrada
a un dulce recuerdo
que yo notare...

geçmişle yüzleşmeye korkuyorum
yine hayatıma baskı yapıyor
gecelerden korkuyorum ki hepsi hatıralarla dopdolu
tüm rüyalarımı kaplıyorlar
fakat kaçan bir yolcu
er ya da geç yürüyüşü kesiyor
ve her şeyi mahveden bu unutuş
eski hatıralarımı yok etse de
içimde hep bu umudu saklıyorum ki bu kalbimin tek serveti
geri gelmek
alnı çizgilerle dolu
şakaklar gümüşi olmuş
sanki zaman kar gibi yağmış
hissetmek
hayatın tek bir nefes olmadığını
20 yılın hiçbir şey olmadığını
Coşkulu bir bakışın
Gölgelerde gezerken, seni arayıp seslendiğini
Yaşamak
Çengele takılmış bir ruhun
Tatlı bir hatırayla
Bir kez daha ağlıyorum


estrella morente ve volver için ise tam burdan:

4 Temmuz 2009

enJOY DIVISION

dün öğle saatlerinden beri aralıksız ''atmosphere'' i beynime enjekte ettiğimden kafatasımın üst kısmının açılıp dumanlar çıktığını hayal ediyorum. öyle böyle değil, ne ''your confusion'' ne de ''my illusion'' hepsi gerçek!

atmosphere'in başlagıcındaki davul sesi, zil sesi içinden yavaşça kendini gösteren ian curtis' in çelimsiz vücudundan çıkan o muhteşem sesin büyüsüne kapılıp gitmişim.

bir kaç güzel video bulmuştum, joy division' a dair. atmosphere'in remixini yapmışlar. başlangıcı bildiğin remix tamtamları olsa da işin içine atmosphere girince 3. dakikadan sonra muhteşemleşiyor video. adam kendi reklamını keşke yapmasaymış pek de şahane olurmuş. buyrun burdan yakın:

Joy Division - Atmosphere (iamxl remix) from iamxl on Vimeo.



unknown pleasures' ın kapağındaki muhteşem tasarım, sönen bir yıldızın radar sinyallerinin şablona oturtturulmuş hali. böyle ironiye can kurban. o kadar ki duvarımın tamamını kaplayan bir resim yapmayı planlıyorum. neyse yapılmış animasyon videolar oldukça hoşuma gitti. radar sinyalleri harekete geçiyor...

incubation

I've got the spirit, but lose the feeling,
Feeling, feeling, feeling, feeling, feeling, feeling, feeling.

Joy Division - Unknown Pleasures from hgwlab on Vimeo.



shadowplay

"Shadowplay" by Joy Division, Reanimated, 2004 from Yoshi Sodeoka on Vimeo.

and finally, i' m freaking out!

3 Temmuz 2009

CHUCK

bir çığ gibi... öhöhö fazla genel haber havasında oldu neyse.
ondan buna bundan şuna bulaşan bir güzel dizi. bir de güzel chuck. izlemeden daha dizide çalınan bilumum şarkıyı bulmuş, resmen sevmiştim. nihayet bir kaç sezonu izledim. arrsu sağolsun önceden tedarik ettiğinden neredeyse tüm sezonları, ondan alırım rahatlığıyla bölümleri edinmek için bir çaba harcamadım. sadede geleyim, arrsucuuum kopyalayıp verdi bölümleri. ya da biz öyle zannettik. evet tam bir hayal kırıklığı yaşamam birkaç gün öncesidir. vcdlerden birini sürücüye yerleştirmem ve boş cdnin resmini görmemle dumur olmam aynı zamana denk gelir. keza diğer vcdler de boş. hah öyle zik gibi kaldın ortada.

hani istediğin zaman bir şey olmaz ya hah işte onun mutsuzluğu içinde cdlere tükürdüm. evet yaptım bunu. geri dönülmez bir kırma işlemi yapmak yemedi biraz, bak hala bir umut vardır, pc açamamıştır diye. yok başkasında da denedim olmadı.

ee ne var? ben de biliyorum internetten izlemeyi ya da illegal yolları. ama yok arkadaş onlar o cdlerin içinde olacaklardı! eeeh!

bu gerilimli ifadelerin ardından muhteşem şarkılardan biri '' JUST STANDİNG'' (bir de male vocalini dinleyin pek leziz, ordaki male de matthew corbett)

Chuck from Jimmy Kane on Vimeo.

PLAcebo PLAcebo

mtv brand new placebo yapar da ben görmem, burun kıvırdığımız yeni albümüyle placebo karşımızda.

PLACEBO DAY MTV Brand New: Italy. from PlaceboWorld on Vimeo.



brian'a berksan'dan gelsin: ''çilek dudaklarına yapışıp kalıcam''
albüm bahane brian'ın dudakları şahane.
pla pla...

4 Mart 2009

Nah Neh Nah

Başlığa adını veren şarkıyı doksanların ve öncesinin çocukları gayet iyi bilir. Şahane hitlerden biriydi o zamanlar. bizim dönemin hitleri hiç mi hiç eskimedi. bunların ortak özellikleri ''nınnnıı nıınn nıı'' veya burdaki gibi ''neeee nanana'' tipinde mırıltıları barındırması.

Şimdilerde yepyeni bir albümde bu şarkıların izlerini görmek beni baya bir mutlu etti. Hepsini göstercem, nerde ne var. Bahsettiğim yeni albüm Yasemin Mori'nin '' hayvanlar'' albümü. ''n'olur n'olur n'olur'' ile ''nah neh nah'' taki benzerlik oldukça dikkatimi çekti. Bakalım siz ne düşünceksiniz? Yasemin Mori'nin performansı tabii ki çok güzel. Değişik apayrı bir şey ortaya koymuş. Haydi bir bakalım:





''arjantin'' de pek yabancı gelmiyor, du bakalım bulurum belki. Aklımda Björk'ün bir şarkısı var ama şarkının ismini hatırlayamadım. Klibini hatırlıyorum ama. Yerliler dans ediyordu. Aradım az, sonra bulamayınca bıraktım. Bileniniz, göreniniz varsa beri gelsin.

Yasemin Mori'yi seviyoruz.
L&P

3 Mart 2009

NEFERTİTİ










mısır kraliçesi, bence mısırlıların tanrı'larıydı. ben böyle bir kraliçe daha görmedim bilmem. yukardaki resimlerden birinde mumyasının bir kısmını görürsünüz.

bir başkadır benim NEFERTİTİ'm. gerçi kendisi hakkında çok çirkin, iblis mel'un şeklinde ibareler mevcuttur. ancak tasviri ne ise onu bilir onu görürüm. bkz: yukardaki resimler! daha ne olsun.
Paul mccartney şarkısı gelsin mi aklıma esti:

sigaralar ''nefertiti''




nefertiti'ye hayranlığım beni bu videoyu bulmaya kadar götürdü. önünde eğiliyoruz nefertiti.

not: bu sigaradan bulan olursa ve de bana haber vermezse nefertiti'ye haber ederim lanetlenirsiniz ona göre. gazabımdan korkun!!!

evet 1970 yılının farkındayım! olanda olur, belli mi olur. selamlar...

25 Şubat 2009

BELLE






Beauty
It seems a word invented for her
When she dances, revealing her body like a bird spreads ıts wing to fly
I feel the devil take me by the feet
My eyes gazed under her gipsy dress
What shall ı pray to mary for?
who
will cast the first stone at her?
he who does not deserve to live
oh! satan! oh! let me just once
pass my fingers through her hair
beauty
ıs she the devil incarnate
leading me from the Eternal Lord
who has bewitched me with carnal desire
to turn me from heaven above?
she carries inside the original sin
Am ı a criminal ıf ı desire her?
she
who all thought a whore,
a girl of the street
suddenly seems to be humanitiy's burden
oh! ı beseech you our Lady
Oh! allow me just once
the entrance to Esmeralda's Garden Beauty

behind those eyes that cast a spell
could the girl still be a maiden?
who the moves she makes promise me the earth
underneath her rainbow skirt
my betrothed, leave me one infidelity
before we're joined by God
What
man could resist gazing at her
at the risk of becpming transfixed?
Oh! my lilly Flower
I'm not a man to trust
I'll pluck the flower of Esmeralda's love
my eyes gazed
under her gipsy dress
what shall ı ray to Mary for?
Who
will cast the first stone at her?
He who does not deserve to live
oh! satan! oh! let me just once
pass my fingers through the hair of Esmeralda
Esmeralda
...

23 Şubat 2009

Oscar Goes To Robert Opal





oscar töreninde 1974' e gelecek olursak bizi 'a great striker: robert opal' karşılar. der ki '' alayınıza peace lan!'' işte olay anı yukarda. önde gördüğünüz David niven'dir. pink pantherden. o'na da bir gün değiniriz.

sevimli barışçıl insan robert opal' ı elizabeth taylor ile aynı karede görme şansımız da var. yine yukarda görüldüğü üzre en iyi resim ödülünü sunarken kopan elizabeth taylor:D

söyleyin sizce de robert opal 46. oscar töreninde bir oscar'cığı hak etmiyor muydu? en iyi resim ödülü ayrıca en iyi kısa film dalında oscar'ı avuçlamış sayıyorum, sayın opal'ı. gerçi ben iki tane verdim ama, hakkıydı. helal koçuma.

Daha Fazla Kızılderili İstiyoruz




sacheen littlefeather'ın 1973 tarihli oscar törenindeki fotoğrafı. marlon brando' nun kızı diyorum ben ona:D (marlon brando'nun vekilharcı ayrıca:D)
törende yaptığı konuşmanın mealini burda kısaca belirtmek istiyorum. amerikanvari bir söylem katacak olursam ( akıllara kazınmış olan, saşin'in elinin düzüyle:D ittiği oscar'cığı da göz önünde bulundurarak diyorum ki): ''sizi ve kahrolası ödülünüzü istemiyoruz. münasip beyazlıktaki kıçınıza sokunuz ödülünüzü assholes!!''

bu adresten de çok sevdiğim görüntülere ulaşabilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=2quacu0i4yu


durduk yerde anarşizm yaratmanın anlamı var mı? diye kıpranırsanız ayıp olur. hiç durduk yere olur mu leeeyn! haklı davamda beni yalnız bırakmayacak neferlerime:D selam ederim.

tamam bu yılki törende asya kıtası ezdi geçti ama geçen yılların acısını hafifletmez. amarika amarikadır! nasıl derler '' america is america:P''

yeni önerim: ingiltere'yle asya birleşsin. alın size kriz paketi.

22 Şubat 2009

Dönme Dolaplar Da Bizim Değil



görseli de yapıştırdım, sıra geldi seslendirmeye. sakin sakin dinleyin ''bizim değil'' i...

bilmek ister misin ne kadar yorulduuuuuuuuuuk
her gün vardıkça sonumuz saçmaya
biraz dahaaaa duuur ve duur içindekiyle dooostsun aah
bölünmesin bir an
yalnızız yalnızlıktan korktuuuuuuuk aaaaaaaaaaaaa!!!!

sürme yüzünü kalmasın sonunda
her şeyini aldın
kimsesiz garip bir külkedisi tam karşındaaaaaaaaa somurtmuş

sor garip kimin bu sokaklar
etraftaki dönme dolaplar               (Burayı kalın yazarak şarkının bu kısmını yükseltmiş oldum, hah.)        
nerdeysen çık                                             

gömsek çıkar mı hep unuttuğun kaygı
boşken bu ev solurken,uyurken,devinirken
biraz daha dur ve dur içindekiyle dostsun ah
bölünmesin biraz zaman
yalnızız yalnızlıktan korktuk


Looplara gelesin ey Sakin.

20 Şubat 2009

Bienvenido A Casa

Eva Pilar Lopez de Ayala, 18 eylül '78 doğumlu bittabii ispanyol aktris. Oldukça başarılı buldum ben filmde. Bir de 2001'de ''mad love'' da ispanyolca orjinal ismi ''juana la loca'' olan filmde başrolü var. İzlenmesi gerekiyor.

Bienvenido a casa'nın şaşkın babamsısı. Alejo Sauras, 29 haziran '79 doğumlu ispanyol aktör( olur da merak edersiniz) bu kadar şaşkın, afallamış bir surat ifadesine sahipken o rol başkasının olamazdı zaten.

Dün gece tv8'de ''yuvaya dönüş'' olarak gördük bu filmi. Sevimli, içinde ince ayarlar barındıran bir filmdi.

Aklımda şu güzel diyalog kaldı. Eva ve Samuel arasında geçiyor:

Eva, doğacak çocuğu için kendi evlerinde önceden Samuel'in fotoğraflarına ayrılan karanlık odası olan odayı yeniden düzenlemektedir. Oda mavi, Eva da bulutlar çiziyor pek çok pek çok pek çok:

s: karanlık odam yok artık değil mi?
e: bebeklerin kendini özgür hissetmesi için ferah bir oda hazırlamamız gerekmiş.
s: ne kadar bulut çizersen çiz dünyanın hali ortada.
e: karamsar oduğun zaman senden nefret ediyorum.

Sade bir bulut gibi işte bu film de. İzleyin mutlaka, naçizane önerim. Birkaç fotoğraf karesi daha ekliyorum. Afiyet bal şeker.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...