27 Kasım 2009

TESADÜF

Hayatımızdaki birbiriyle bağlantılı olaylar dizgisinden fena halde korkar oldum. Kötü şeyler olduğundan değil, 'bu kadar tesadüf de...' şeklinde kurduğum cümleler artınca hayatımda müdahil olarak ne kadar etkili olduğumu düşündürüyor. Sahi ne kadardır? Üff ucu açık sorular sorarak kendini oyalama! (iç ses)

Güzel tesadüfler hayatımıza fazladan uğraşılar, ilgi alanı içinde derinleşme sağlarsa hele daha bir güzelleşir. Nietzsche' nin beni Edgar Allan Poe' ya götüreceğini ve dahi The Alan Parsons Project' i dinletmeye başlatacağını nereden bilecektim?

Açıklığa kavuşturmam gereken bir tesadüfüm var. Yaklaşık 1 yıl öncesi Samsun' undayım. Beklerken kitap okumak kadar zaman geçirtici başka bir şey bilmiyorum. Kulaklıkta da sevilen bir parça dönerse ki hele, zaman farkettirmez kendini, geçer. Gözlerim ve kulaklarım meşgulken çevreyle alakam neredeyse sıfır oluyor. Bu kez olmadı:) Yan gözle, yaklaşan Amca' yı farkettim önce. Amca' nın dedektif pardösüsü giymiş olması dikkatime değer bir ayrıntıydı. Yanıma oturdu, okuduğum kitapla ilgili olduğunu belli eden devinimler gerçekleştirdi. Beklenen diyaloglardan biri gelecek az sonra.






Kulaklığımı çıkarınca, okuduğum kitaba bakıp bakamayacağını sordu. TAN KIZILLIĞI' nı okuyordum. Şu Nietzsche' den çıkan muhabbetleri hiç sevmem ama en azından bu Amca '' oooo tüm kitaplarını okudum, müttiş bir adam şu niçe yaaa'' demedi. Okuduğumuz kitaplardan ilerleyip Edgar Allan Poe' ya geldik. Amca' nın önerisi güzeldi. 70-80' lerin progressive rockı diyebileceğimiz türde müzik yapan THE ALAN PARSONS PROJECT. Grubun özelliği kimi şarkılarını Edgar Allan Poe' nun hikâyelerinden esinlenerek yapmaları. Amca, grubun adını yazıverdi. Sonrasında gerekli araştırmaları yapıp dinlemeye başladım tabii.


Tesadüf bundan ibaret iken sonrasında The Alan Parsons Project' in albümlerini dinlemem, Poe' nun hikâyelerinin şarkıları ve hikâye animasyonları ile tanışmam birbirini izledi. Farklı başlık altında toplayacağım onları da.

Hayatınızdan güzel tesadüfler eksik olmasın.

Amca' nın DSİ' de çalıştığını belirtmeden edemeyeceğim. DSİ' nin de hayrını görmedik demem artık.

YABANCI

Kişiselleştiremediğimiz nedenlerden ötürü ha bire bir şeylere yabancılaşıyoruz.

Kendimizi kişiselleştiremediğimizde ise bilin bakalım bu kez neye yabancılaşıyoruz?

Ta kendimize.

Kendine yabancılaşan bi tek kendin misin sandın? Hadi canım, bırak şimdi. Özel olmak isteyen herkes böylesi özel duygular yaşadığını ve kimsenin de bunu yaşamayacağını düşünür ya başta... Bir başkasının aynı şeyleri yaşamış olduğunu görünce şaşırmamızın, O kişiyi kendimize yakın hissetmemizin nedeni ne sanıyorsunuz? Şaşırırız, çünkü başta duygumuzun tekliğine garip bir şekilde inanırız. Yakın hissederiz, çünkü SEN' den bir tane daha var! Tamamen bencillik üstüne kurulu bir algılama aslında. BAŞTA.

Senden birilerini bulamazsan YALNIZlaşırsın. Yalnızlığın hüküm sürdüğü kayda değer bir sürenin sonunda ise YABANCIlaşırsın.

Olurunu diyeyim ben size, ellerine bakarsın ''aa el; hareket ediyor, bir şeyleri tutuyor, kapatıyorum açıyorum!'', sonra konuştuğun kelimeler garip bir şekilde anlam ihtiva etmiyor. Bir 'masa' kelimesinin ne anlam ifade ettiğini bulamamak diye bir durum gerçekten var. Herkese oluyor bu, hemen hemen herkese...

O yabancılaştığımız şeylerle nasıl meşgul oluyorsak, beynin uyuşukluk hali diye bir durumu türetiyoruz. Bir şey yapmadan, boylu boyunca yatarak, aralıksız müzik dinleyerek, gözleri fazla kırpıştırmadan bir şeylere bakarak gün mü geçer be! Heyecan yapma, GEÇİYOR.

Durum, üretkenliğe balta vuran en fena durumdur. Uyuşukluk beynin en büyük düşmanı. Kim demiş alkoldür diye! Uydurma şimdi. Amman uzaklaşmadan dolanalım cümlelerin etrafında.

Hah, geleceğim sadete. Bu gibi durumlar somut örnekler üstünden anlatılmadıkça teorik bilgi gibi oluyor. Genelden etkilenini görmedim ben pek. Özeli niye bu kadar çok sevdiğimizi aklımızda kalan durumlar sayesinde anlayabiliriz. Bakın yine BENciliz. Bu olumsuz bir şey olduğu için durmadan tekrarlıyor değilim. Olması gereken bu. Olayları; kendimizde bulmadığımız sürece yani kendileştirmediğimiz sürece algılamayız. Somut örnekle göstermenin bir yolu da budur. Bu bağlamda somut örnek KENDİNİZ oluyorsunuz. Bu anlatım bile çok soyut kalıyor, dikkat ettim de!

Yalnızlıkta somutlaştıracak bir durum olmadığından KENDİLEŞTİRME aşamasını gerçekleştiremeyip YABANCILAŞMAnız da bu nedenledir.

Böyle bir sürecin ardından bunu gibi karışık düşüncelerin barındığı bir dizi cümle çıkabiliyor. Bir an evvel atlatmaya bakın(!)
Süreç ne kadar uzun olursa yapmak istedikleriniz ile yapamadıklarınız arasındaki uçurum o kadar artar. Uçuruma fazla bir şeylerinizi feda etmemeye bakın(!)

İYİ KALIN...

14 Kasım 2009

Siyah, Mavi Ve Beyaz



Başka bir havayı solumak, kendini hiçbir yere ait hissetmemek, dışlanmışlığın varabileceği en üst noktalardan seslenmek… Binlerce insanın arasından bir kişinin dahi sesini duyamaması… Buna rağmen etrafında olan bitene tüm ilginle odaklanabilmen: ücra bir köşeye sinmiş yaşlı bir evsizin tütünden, katrandan sapsarı kesilmiş parmaklarındaki sigarayı mütemadiyen çevirmesi sanki seni hipnotize eder. Aklınca bir senaryo yazarsın kafandan o evsizin hayatına dair. Kafandaki senaryo adeta şarkıdır. Hemen oracıkta klibi dönen bir şarkı doğuvermiştir. Etrafta amaçsızca dolanan insanlar da senin anlamsız dediğin amacını ortaya çıkarır.

Gerçek kahraman kim oradaki farkında mısın? Başka türlü varlıklara anlam yüklediğinden kendini anlamlandırmayı unuttuğuna o kadar eminim ki! Sen öyle ya da böyle belki kendi muhayyilende varsın. Başkaları için bu mümkün mü dersin? Orada bulunan tüm oyuncuları sen yarattın. Ne yapmaları gerektiğini sen söylemedin belki ama oluşan tablodaki görüntüler kendiliğinden belirmedi haliyle. Hala ‘Gerçek kahraman kim?’ sorgusu içindeyim, sorgudaki açmazın senin de farkına varmanı bekliyorum. Yalnız.

Sen ki tütünlü parmakları, en üzgün bakışları, çekingen adımları, seslerdeki titremeyi fark edensin. Neden kendinin gerçek olduğunun farkında değilsin? Bir kişinin gelip senin yaptığın gibi kendi şarkısının içine seni almasını mı bekliyorsun? Cevaplarını bulamaman gibi bir ihtimali bile düşünmek istemiyorum. Artık konuşma vaktin gelmedi mi?

Pencereden sızan gün seni ısıtırken bakışların o kadar soğuk ki! Soğuk ama anlamlı… Hadi bize soğuk bakışlarının ardındaki dehlizleri anlat. Kurumayan bir tek orası mı kaldı!

…Kurumadı hâlâ, gözyaşlarını göz pınarlarından salmaya korkan ben, bir tek buna yarar sağladım. Bütün hayaller de o dehlizlerde kaldı. Hem zengin hem de fakir olmak hayallerimi derin kılıyor. Hep derinlerde olan hayaller zenginlikleriyle hep gerçek oluyor, fakirlikleriyle de hep derine gömülüyor. Derinlerde barınan nice varlık var. Çocuksu saflığım… Mutlu olmak için beklemeyen, her an mutlu olabilen, umut dolu, parlak ve fal taşı gibi gözlere sahip küçük bir çocuk... Saflığını yanına alacak kadar da düşünceli bir çocuk. Bu çocuk hiç kaybolmayacak, ne annesi ne de babası var. Tek başına dünyaya geldi ve içimde koca bir yere sahip. Hayatını romanların trajedisinden karikatürlerin hem düşünceli hem de eğlendiren dünyasına sokan, yoldaki karınca kolonisini eğlenerek seyreden bir mizacı hep besleyecek. Ellerindeki çizgilere garip garip anlamlar yükleyecek, gözbebeklerindeki benekleri sorgulayacak, baktığı her yeri mavi görecek ve yeniden mutlu olacak. Hayal diye bahsedilen şeyleri teker teker hayatın ta kendisi yapacak, her giden hatta gerçek olan hayalin yerini bir başkası alacak, çünkü o çocuk eğer yaşaması gerekse en iyisini yaşamalı. Maviliklerden,sis grisine geçişini kabullenemez O.

Mavinin çocuğu paletine gri rengi sokmayacak, eğer gerekirse siyaha beyaz katmayı bilecek…

Hangi Özgürlük?



Dilim tutuldu. Ellerim tutmaz, gözlerim bakmaz oldu. Her şey tutuktu şu göklerde. Bulutlar Ayı'ın ışığını tutmuş, soğuk da sıcağı…
Her ne varsa salık verilse ya! Tutsak ne varsa hayata döndürülse ya! Tüm esirler kurtarılmayı bekler; ama bu kez kim tarafından kurtarıldıkları önemli. Başka bir tutsaktan yardım bekliyorlar. Bu nasıl bir çaresizliktir? Başka bir ihtimal daha var tabii, çaresizlik gibi görünen aslında bir gururluluk timsali olabilir: beni bana benzemeyen hiçbir varlık özgür kılamaz. Bu esaret sonsuza dek sürecek olsa da özgür kalmak için esareti tatmamış birini bekleyemem.
Bu esaret de aynı ölüm gibi bir kez tadılır, sonu da yoktur. Esaretten sonrasını karanlık bir gecenin ay ışığından yoksun soğukluğu gibi hissedersin. O soğukluk yok mu, kemiğine dek dayanır , seni soluksuz kılana kadar da vazgeçmez. Esaretin ilk izleri tenindeki tuzlu su damlalarını kurutur ve sonra seni…
Anlıyorsun değil mi? Ölüm çürütür, esaret ise kurutur. Aslında esaret ölüme özenir ama çaresizdir yazık ki! Kendini esrarengiz yapmaya uğraşır durur. Ölümle boy ölçüşeceğini zanneder. Ne zavallıca.
Esaretten sonrası özgürlüktür. Ama nasıl bir özgürlük? Kemiklerinde, teninde esaretin derin izleri ile yakalanabilen özgürlük… Özgürlük de bu durumda esaret oluyor ; yaraların izlerine ve düşüncelerin parmaklıklarına esir bir özgürlük. İnsanoğluyuz ya özgürlüğün tadına baksak bile yine tatmin olmayız. Yaralardan, düşüncelerden sıyrılmak da isteriz. Hep daha fazlası, daha fazlası…
İnsanoğlu olman mı gerçekten sorunun? Yoksa her zaman daha da azının daha da tutuğunun seni bulması mı? İstediğin saf ay ışığı yani özgürlük, yarasız ve sıyrıksız. Ama yok , sen insanoğlusun sana esaret atfedilmiştir. Bundan fazlası doğaya aykırı . Birazcık özgürlük istedin diye tüm hayatının elinden alınmadığına şükret sen! Yoksa buna da mı minnetin yok, ölümü yeğleyenlerden misin sende ey küçük, çaresiz insanoğlu!
Seni gökyüzünde tutan tek şey, içindekiler… Bulutlar bile koyverdi seni kendi haline. Onlar ay ışığı ile meşgul zaten. Yeterince tutsağı var onların.
İçindekileri hiçe sayıp gökyüzünden yere tırmanabileceğinin farkındasın , biliyorum. Tüm hayatın tırmanmakla geçiyor zaten .Tek sorunun daha yükseklere çıkacağına her tırmanışında olduğun yere biraz daha gömülmen. Gökyüzüne takıntın da bu yüzden. Hiç ulaşamayacağın için ay ışığının demetlerinden medet umuyorsun. İşte bu noktada çözülüyor herşey, esaret altındaki ay ışığı değil mi, seni sözde özgürlüğüne kavuşturacak tutsak, ay ışığı.
Yok, yok… Ortada soğukluktan başka bir şey yokken, ışığın bir huzmesini dahi göremezken nasıl kurtuluşu umarsın? Umudun, senin işkenceni sonsuza sürüklediğini öğretmediler mi sana? Çaresizsin , çaresiz. Bir tek gökyüzünden düşen damlacıklar eksik. Gözlerini saymıyorum bile onlar hep ıslak zaten.
Yavaşça uzaklaşıyorsun, donmuş çehreni hissedemiyorum çünkü, biliyorum! Yine neden uzaklaşıyorsun? Gerçekleştirdin mi istediklerini? Özgürlük yoksa ölümü tatmadan mı ayrılacaksın yanımdan. Yaptığın tek şey beni de kaskatı kesmek. Yine mi yanıldım yoksa, amacın ölüm değil de beni mi esir etmekti? Yani… Başardın… Beni esir ettin. Sıra bana geldi artık. Ben seni gerçekleştiremeyeceğim ancak! Esaretimi bir başkasına yükleyemeyeceğim. Esaretimi dondurup gömüldüğüm yere onu da gömeceğim. Bir kişinin daha esir olmasına dayanamam. Gömülüyorum ben… Elveda!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...