14 Kasım 2009

Hangi Özgürlük?



Dilim tutuldu. Ellerim tutmaz, gözlerim bakmaz oldu. Her şey tutuktu şu göklerde. Bulutlar Ayı'ın ışığını tutmuş, soğuk da sıcağı…
Her ne varsa salık verilse ya! Tutsak ne varsa hayata döndürülse ya! Tüm esirler kurtarılmayı bekler; ama bu kez kim tarafından kurtarıldıkları önemli. Başka bir tutsaktan yardım bekliyorlar. Bu nasıl bir çaresizliktir? Başka bir ihtimal daha var tabii, çaresizlik gibi görünen aslında bir gururluluk timsali olabilir: beni bana benzemeyen hiçbir varlık özgür kılamaz. Bu esaret sonsuza dek sürecek olsa da özgür kalmak için esareti tatmamış birini bekleyemem.
Bu esaret de aynı ölüm gibi bir kez tadılır, sonu da yoktur. Esaretten sonrasını karanlık bir gecenin ay ışığından yoksun soğukluğu gibi hissedersin. O soğukluk yok mu, kemiğine dek dayanır , seni soluksuz kılana kadar da vazgeçmez. Esaretin ilk izleri tenindeki tuzlu su damlalarını kurutur ve sonra seni…
Anlıyorsun değil mi? Ölüm çürütür, esaret ise kurutur. Aslında esaret ölüme özenir ama çaresizdir yazık ki! Kendini esrarengiz yapmaya uğraşır durur. Ölümle boy ölçüşeceğini zanneder. Ne zavallıca.
Esaretten sonrası özgürlüktür. Ama nasıl bir özgürlük? Kemiklerinde, teninde esaretin derin izleri ile yakalanabilen özgürlük… Özgürlük de bu durumda esaret oluyor ; yaraların izlerine ve düşüncelerin parmaklıklarına esir bir özgürlük. İnsanoğluyuz ya özgürlüğün tadına baksak bile yine tatmin olmayız. Yaralardan, düşüncelerden sıyrılmak da isteriz. Hep daha fazlası, daha fazlası…
İnsanoğlu olman mı gerçekten sorunun? Yoksa her zaman daha da azının daha da tutuğunun seni bulması mı? İstediğin saf ay ışığı yani özgürlük, yarasız ve sıyrıksız. Ama yok , sen insanoğlusun sana esaret atfedilmiştir. Bundan fazlası doğaya aykırı . Birazcık özgürlük istedin diye tüm hayatının elinden alınmadığına şükret sen! Yoksa buna da mı minnetin yok, ölümü yeğleyenlerden misin sende ey küçük, çaresiz insanoğlu!
Seni gökyüzünde tutan tek şey, içindekiler… Bulutlar bile koyverdi seni kendi haline. Onlar ay ışığı ile meşgul zaten. Yeterince tutsağı var onların.
İçindekileri hiçe sayıp gökyüzünden yere tırmanabileceğinin farkındasın , biliyorum. Tüm hayatın tırmanmakla geçiyor zaten .Tek sorunun daha yükseklere çıkacağına her tırmanışında olduğun yere biraz daha gömülmen. Gökyüzüne takıntın da bu yüzden. Hiç ulaşamayacağın için ay ışığının demetlerinden medet umuyorsun. İşte bu noktada çözülüyor herşey, esaret altındaki ay ışığı değil mi, seni sözde özgürlüğüne kavuşturacak tutsak, ay ışığı.
Yok, yok… Ortada soğukluktan başka bir şey yokken, ışığın bir huzmesini dahi göremezken nasıl kurtuluşu umarsın? Umudun, senin işkenceni sonsuza sürüklediğini öğretmediler mi sana? Çaresizsin , çaresiz. Bir tek gökyüzünden düşen damlacıklar eksik. Gözlerini saymıyorum bile onlar hep ıslak zaten.
Yavaşça uzaklaşıyorsun, donmuş çehreni hissedemiyorum çünkü, biliyorum! Yine neden uzaklaşıyorsun? Gerçekleştirdin mi istediklerini? Özgürlük yoksa ölümü tatmadan mı ayrılacaksın yanımdan. Yaptığın tek şey beni de kaskatı kesmek. Yine mi yanıldım yoksa, amacın ölüm değil de beni mi esir etmekti? Yani… Başardın… Beni esir ettin. Sıra bana geldi artık. Ben seni gerçekleştiremeyeceğim ancak! Esaretimi bir başkasına yükleyemeyeceğim. Esaretimi dondurup gömüldüğüm yere onu da gömeceğim. Bir kişinin daha esir olmasına dayanamam. Gömülüyorum ben… Elveda!

2 yorum:

manzanasverdes dedi ki...

Ehi, tanıyorum ben bu manzarayı. Bi tuhaf oldum, özledim sanki.

soulfrog dedi ki...

ben de bir tuhaf oldum, hep tuhafım zaten. ama gidiyorum artık.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...