8 Kasım 2010

Just..





Bazen sadece dinlemek ve hissetmek gerekir. Şarkıyı dinleyin, etkisini hissedin. 

14 Eylül 2010

Mutfak İnsanları

SFU SPOILER ALERT!


Claire: You know, it’s polite for the first person downstairs to make the coffee, even if that person has a penis.
Nate: Well you know, it’s also polite for the first person who uses the bathroom to spend less then 45 minutes in there, even if that person has a vulva.


Ruth: Oh goodness, everyone’s here.
David: .. with all their genitalia.
(ehe, mehe)


Favori kısımlarımdan biridir bu. Replikleriyle birlikte:) David'in son laf sokmasıyla birlikte ehehehe mehehe diyorum hep. 






Fisher'lar gibi fazlaca mutfakta zaman geçiren bir aile olmak... En sessiz anlardan (kimsenin ağzını bıçak açmadığı masa başı gerginlikleri), en gürültülü anlara (en çarpıcı an Ruth'un, eline ne geçtiyse yere fırlatıp bağırdığı andır); en kalabalık anlardan(evin her yerinden çıkan insanların mutfakta toplanma ritüeli), en yalnız anlara ( evdeki kalabalığın hep bir anda dağıldığı anlar ki genelde bu yalnızlığı Ruth çekiyordu. Sonra O da aktı başka alemlere gerçi) neredeyse bütün hareketliliği öyle ya da böyle mutfakta yaşamak gibi bir şeydir. 

Mutfak, yatak odasından bile daha samimi be. Yatak odasından yapacakların sınırlıyken bir de mutfağı düşünsenize. (Akıllara gelenlerden mutfak dolabına sığınırım:)
Bence mutfak mahremiyeti diye bir şey biraz da bundan dolayı vardır. Hele kapısı kapalı bir mutfak ya da içinde birkaç yakın insanın toplandığı bir mutfak kadar top secret bir alan daha bilmiyorum ben. Özellikle sevilen aile insanlarıyla masa çevresinde toplanıldığında samimiyet dozajı iyice artar. Bu samimiyetin içinde bağırarak konuşmak mı dersiniz, tartışmak mı dersiniz, gülüşmek, şakalaşmak mı dersiniz ne ararsanız var. Birbiriyle kavga eden, ama bir süre sonra ''vay bee, bak! Şu zaman da şöyle olmuştu, ne güzel günlerdi...'' minvalinde artan konuşma grafiği de mutfağın nihai orta yolcu bir mekan olduğunun ispatıdır gözümde. Mutfakta hararetli tartışmaların olacağı gibi bitmek bilmeyen muhabbetler içilen kahveler ile taçlanır. Kardeşler varsa muhakkak bir takışma yaşanır. 
Ulan giderayak aile ile ilgili post yazan aklıma tüküreyim ben! Çok acayip şeyler oluyor dostlar burda. Bugün dönüş var ya, SFU aşkına duygusallaşmak yasaklansın bana. Mutfakta yaşayan insanlara adıyorum bu postumu, her koşulda cenazeye hazır bir ev olmasak da en az Fisher'lar kadar mutfakta yaşadığımız söylenebilir, bize gelsin sevgili gönül dostları (radyo spikeri gibi dedim, kral tivi diceyi gibi değil! ehe). The Funeral Home kisvesi bizde değil sonuçta... 



at every occasion i'll be ready for the funeral
at every occasion once more is called the funeral
at every occasion i'm ready for the funeral
at every occasion one brilliant day funeral

dizeleriyle birlikte Band of Horses, ulan!



8 Eylül 2010

60'lar eşliğinde siesta yapmak

Something Stupid

Frank Sinatra Jr. ve Nancy Sinatra'nın birlikte söylediği haliyle bilirdik bunu biz. Sonra Robbie Williams ve Nicole Kidman tarafından coverlanınca değerlendi iyice. Videoyu izleyince şarkının naifliğinin, seslerinin uyumunun etkisinin çok olduğunu göreceksiniz. Mayışma isteği uyandırıyor. Kıvrılıp yatıcan bunu açıp. Al sana siesta... Kısa sürdüğü için loopa alıp sayısız kez çalması gerek. Sonra rüyanızda 60'lar giysileri içinde başka alemlere gidebilirsiniz. Siesta zamanı..


Robbie Williams: something stupid


Bang Bang

Nancy Sinatra deyince Bang Bang'i es geçmek olmazdı. Siesta dedim ama şarkı o kadar içli ki uyunur mu öyle! Aklıma Hatırla Sevgili'nin final sahnesinin gelmesi de cabası zaten. 60'larla kestireyim derken durduk yere hüzünlere garkoldum iyi mi...



Beynin kelimelerle serbest çağrışım yapmasına alışığım da serbest duygulanım yapmasına henüz alışmış değilim. Bu serbest duygulanımı Hatırla Sevgili'nin sezon final sahnesiyle işaretlemek şart oldu. Elimde değil, posta başlarken nasıl bir ruh halindeysem şu an çok başka bir ruh halinde olduğum kesin...

Burdan da izleyin malum bölümü:  http://www.youtube.com/watch?v=p3Spx5KvG6g

7 Eylül 2010

Psychological Test

Our psychological state allows us to see only what we want/need/feel to see at a particular time. 


Şekle baktığınızda gördüğünüz ilk 5 kelime ne oldu?

Benimkiler: maniac, secret, truth, passion, leave(suicide)
leave'i gördüğüm anda suicide'ı da gördüm, ancak hangisini daha önce gördüm ayırt edemedim. Ne demek oluyor bu, açıklayınız. (Ahah, ne açıklayacaksınız! Nekropsi'nin şarkısı aklıma geldi, son cümlemi öyle bitireyim dedim.)


p.s: Şarkıyı da ekliyim tam olsun




Do You Feel the Same?



En çok hangi anlarda kalabalıklaşıyorsun?
İnsan doğduğu anda kalabalıklaşır, Andrew Eldritch bunu farkedip adına kendi doğum yılını verdiği bir şarkı yapıyor. '1959' tahmin edeceğiniz üzere Andrew Eldritch'in doğum yılı. 'Do you feel the same?' diye de soruyor. Evet, bizler aynıyız doğduğu andan itibaren kalabalıklaşan benzerleriniz..

Geçmişe piyano melodileriyle dönmek için dinleyin.

THE HEAVEN IS OUT THERE...

2 Eylül 2010

Some Kind of Stranger



...
because the world is cruel and
promises are broken
don't try to tell me
anything don't try to tell me
you'll be true to me you know the
real truth is never spoken
and i know the world is cold but
if you hold on tight to what you
find you might not mind too much though
even this must pass away and
memories may last for years but
names are just for souvenirs
some kind of angel let me
look into your eyes
don't give me whys and wherefores
reason or surprise
i don't care for words that don't belong
and i don't care what you're called
tell me later if at all
i can wait a long long time
before i hear another love song 

...


Kendini tüm doğru görünenlerin arasında yanlış hissedenlere, esas yanlışın diğerleri olduğuna bir türlü kendini inandıramayanlara, Van Gogh yatağında güne karanlık başlayıp günü Salvador Dali'nin eriyik saatleriyle eriterek halde tüketenlere, Escher'in aslında basit apartman merdivenlerinden çok, hayatın çoğu kez aldığı şekli temsil ettiğini düşündüğüm kişinin neresinde olduğunu bilemediği, başı ve sonu neresi belli olmayan merdivenlerinde ilerleyenlere, gerçeği hayatta yaşayacağı yerde başkalarının gerçeklik algısında yaşayanlara, kendi gerçeklik algısını bir melodide, bir fırça izinde bulanlara, hayal kırıklığını nedenlerle yamamaya çalışanlara esasında bunların hepsinin aslında bir kalp meselesi olduğuna inandırmaya çalışan bir garip şarkı. Kanıtı olarak ''i can wait a long long time before i hear another love song'' sözünü hatırlatabilirim. 


Videosu da yapmaya çalıştıklarıyla müsemma bir eser. Çok beğendim bu resmi olmayan videoyu. 


''i think your beautiful'' cümlesi bu kadar mı güzel haykırılır! Yükselten müziğine söz dahi edemiyorum apayrı bir şey.. 


Güzel kalın lan!!!


Sabah hepinizin üzerine siz uyanmasanız da doğuyor. Ben bir yerlerde sabahı sizler için karşılıyor olacağım ve gizlendiğim yerden hepinizi büyülü melodilerimden çalacağım. Uyandığınızda kulağınızda tanımadığınız bir melodi olursa bilin ki o  benim melodim. 

29 Ağustos 2010

Frankie And Johnny




Bilmediğiniz türden Amerikan romance (Aromance diyorum ben) filmidir. Al Pacino'yu bir de aşkın büyülediği gözlerle bayık bayık bakarken izleyip ses tonunu bir de aşk ile dinginleşmiş haliyle dinleyin. Ben O'nun sesi konusunda tarafsız davranamam... Her repliğiyle kendine hayran bıraktırıyor beni.
Al Pacino ile Michelle Phiffer'ın ikinci kez birlikte rol aldıkları film bu. 1991 yapımı olan filmin öncesinde de Scarface'te rol almışlardı. İyi ki tekrar bir araya gelmişler diyeceksiniz.


Johnny* hapisten henüz çıkmış ve hayata yeniden başlamak için bir Yunan lokantasına aşçı olarak işe girmiştir. Bilin bakalım bu lokantada kim vardır? Hemen deyivereyim, Frankie*. Johnny, Frankie ile karşılaştığı ilk andan itibaren izlediğim en gerçek, en doğal, en çekilebilir kur yapan kişi olarak Frankie'nin etrafında pervane olur.  Frankie and Johnny adında bir şarkının olması Johnny'nin Frankie ile muhteşem bir çift olduklarını(olacaklarını), birbirleri için yaratıldıklarını Frankie'ye inandırma aşamasındaki ilk hamlede epey yardımcı olacaktır. Hoştu bu kısımda yaşanan diyaloglar..


Doğal bir süreç izleyeceksiniz bu filmde. Johnny'nin arsız ısrarları, aşka olan inancı; Frankie'nin umutsuzluğu, hayal kırıklığı, korkuları üzerine gelişen yaşadıkları... Özünde kaçan kovalanan bir ilişki seyri var, ama herhangi bir aşk filmindeki pseudo romantiklikten uzakta, samimi bir ilişki anlatımını daha ilk dakikadan fark edeceksiniz. İlk izleyişimin üstünden kaç yıl geçti bilmiyorum, izlemeye rutin süreçlerle devam ettiğimden her izleyişimde başka ayrıntısına odaklanıyorum.

İçerisinde muhteşem bir diş fırçalama sahnesini barındırması bile yetiyor filme hayran kalmama.. Filler güneşe bakar, gün gülümseyen suratlara doğar.. Ve işte o sahne..



25 Ağustos 2010

İşaretler

Dali'nin kelebeklerinden bahsederken bugün kafamın etrafında dolanan bu koca kelebek de neyin nesi oluyordu?







Bir süre terk etmedi beni... Poz verdi falan. Kanatlarını çırptığında alttaki farklı rengin görüntüsü muazzamdı. Nar çiçeği ve siyah renklerde. Biraz yakaladım burda.

Daha önceleri de evimizin bir yerinde peydah olan karıncaları besleme yoluna gitmiştim. Onların da Dali'nin karıncalarından eksik kalır yanı yok.




Geçenlerde hiç görmediğim bir yeşillikte çekirge de gelmişti. Yalnız çok hareketli bir yaratık olduğu için fotoğrafını çekemeden sıçrayıp uzaklaştı. Dali'nin hakkı var fotoğrafını çekmek yerine resmini yapıyor. Bir gün belki kolaya kaçmam da o çekirgeyi çizerim... 

Un Chien Andalou




Sürreal düşler gören biriyseniz Endülüs Köpeği size yabancı gelmeyecektir. Luis Buñuel ve Salvador Dali film hakkında,  ''it is about nothing at all'' demişlerse filmin bütününden bir anlam çıkarmakla uğraşmamak gerektiğini düşünebiliriz. Bu, gördüğünüz rüyayı bir başkasına anlattığınızda rüyanızın temasını çıkarmasını istemek gibi bir şey olur. O nedenle her rüya gibi filmde de imgelere odaklanmak gerekmektedir. 


En belirgin imgelerden bazıları oluş sırasına göre şöyle, ayı bıçak gibi kesen buluta ithafen kadının gözünü usturayla keser. Kesici objelere karşı hassasiyetim olmasına rağmen bu sahneyi defalarca izlemiş olduğuma şaşırıyorum hâlâ.. 


Bunuel'in kutusu denilen o meşhur kutu var bir de. Adam hemşire giysileri içinde bisiklet sürüyor ve bu kutuyu taşıyor. Ben kalça hareketine odaklanılmış olmasına, adamın kalçasının adeta bir kadının kalçası gibi hareket etmesine takıldım... Kadın- erkek özdeşimi gördüm orda. Okuduğum bazı yazılarda kutuya değişik anlamlar yüklenmiş. Ama kimse gerçek anlamda karşılığı ne bilmiyor. Olasılıklar üstünde konuşuluyor. Elimizdeki en sağlam çıkarım, Freudyen çıkarım. Psikanalistlerin işi... Ya da gerçekten hiçbir şeydir. Hiççiliğim tuttu. 


Yaranın içinden çıkan karıncalar... Salvador Dali resimlerinde sinekleri, karıncaları, kelebekleri, çekirgeleri.. vs kullanmayı seven bir ressam malumunuz. Yaranın içinden karınca çıkması kısmı kesinlikle Salvador Dali'nin rüyasıdır diyorum ben. Herkesin ne ile ilişkilendirdiği çok da mühim değil. Fikir enteresan... Ben kalkar şöyle bir yorum yapabilirim yani: Dali'nin Nar sembolünün kadının doğurganlığını temsil ettiği ve narın üstünde uçuşan sinekli bir tablosu var. O tabloyu anımsadım o sahneyi görünce. Şimdi sinekle karınca bir değil karıncanın üretmek gibi bir işlevi var. Yaradan cerahat çıkar, içi çürütür, fakat karıncalar içte daha çok bir şeyler yaratıyormuş gibi geldi bana... AMA şayet o delik bir vajina sembolüyse üzerindeki karıncalar sırf kıl etkisi yaratsın diye ordadır. Belki de hiç yok üretkenlikti, yok yaratıydı falan hiç uğraşmaya gerek yok... Mümkün. Kendi teorilerimize kalacağız her halükarda.


Kesik el, piyano içinden çıkan ölü eşek, sürüklenen din adamları... Çağrışıma, bağdaşıma fazlasıyla açık sembollerdir. Dali-Freud ilişkisiyle bile içinden çıkılmaz. Belki de biz nedensellik aranmayacak şeyde neden arıyoruz... 




Filmle özdeşleştirebileceğimiz birkaç Dali tablosu... Kelebek görüntüsünün de benzer bir Dali rüyası olacağını düşünüyorum. 










Dali'nin resimlerindeki Freud etkileşimlerini bildiğimizden çıkarımları da onun üstünden yorumlamak doğru olabilir. Hepsinde bir nedensellik arayacak olsak işin içinden çıkamayız. Eee Dali de küllerinden doğup bizi aydınlatmayacağına göre... 





Birazdan görecekleriniz usturanın keskinliğindeki gözü pekliğin birer nişanesi görüntülerdir. Rüyayı görenin izleyicilere verdiği bir çeşit göz dağı. 







FIN

Filmden esinlenerek yapılmış PIXIES şarkısı da mevcut. Debaser:


5 Ağustos 2010

Sadece Dans mı Dersiniz?



Böylesi güzel sahneleri gördüğünde insan özdeşleştiriyor ya kendini... Bir anda dans pistinin ortasında salındığını, başka dünyalarda olduğunu HAYAL ETMEK diye bir şey var. Scent of a woman, Al Pacino'nun ilahlaştığı filmlerden sadece biri. Ve bu sahne, içimdeki dans etme isteğini coşturuyor. Bir gün 'anne ben tango kursuna yazıldım, ola' diye annemin karşısına çıkarsam bu tango sahnelerini habire izlemem sebebiyle olur. Al Pacino da tek suçlusudur...

Ayrıca hangi filmde ne kadar tango sahnesi varsa arşivleyip hayran hayran izlemek gibi bir de planım var. Çok zor olacak...

2 Ağustos 2010

Addictive Personality


Akıl, vahşete susamıştır. Kaos içindeki beyin her saniye yeni düşüncelerin kanını içer, onların içlerini boşaltır. Akıl, şeytanın orospusu'dur. Akıl başta olamayacak kadar uçarı bir şeydir. Vahşetini ayakları yere basarken değil de gökyüzündeyken gerçekleştirmeyi yeğlemiştir. 

-Akıl, ağzında vahşetinin cesediyle beslenmeyi umarken şehvet, mahremiyet, kaçınma, cüretkârlık, ağırlık, hafiflik denilen olguların gölgesinde aklının vahşetine yataklık ettiğini nerden bilebilirdi...
- Nereden bilebilirdik?
Akıllarımız bize kendi vahşetini taşıtmayı biliyor. Bizlerin olmazsa olmazı bu mudur? 
-akıl vahşete (hem de içten içe), kimi insanlar da vahşete yataklık yapmaya bağımlıdır-
Muss es sein? (Şart mı?)
Es muss sein! (Şart!)

Léo Ferré - Muss es sein es muss sein

25 Temmuz 2010

Ev

"Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da.Bir kaygı yalnız.Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.
Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üstüne reçelli ekmek yiyiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu üzerine uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor.Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak birşey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak."




sf.12/ev

Selam sana...

24 Temmuz 2010

Foutaises



İzlenmesi gereken kısa filmlerden biri daha. Amelie'nin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet'nin bir başka yaratısı. Foutaises cast'ı eşliğinde şarküteri ürünleri seyrediyorsunuz girişte. Aha dedim resmen vahşet sergisi olmuş! Dominique Pinon'un mimiklerine dikkat kesilmeyen yoktur. Gelelim filmin esas derdine, 'sevdiklerim-sevmediklerim' şeklinde bir liste yapılması söz konusu. Pinon türlü mimikler eşliğinde sevdiklerini-sevmediklerini anlatırken arkadan kurgulanmış görüntüler belirir.

Filmin girişindeki vahşet sergisine tezat bir söylemle başlar... Gülümsetir.
Aylar sonra kitap içindeki tatilden kalma kum taneleri bana paltomun cebinde kıştan kalma kuruyemişi hatırlattı, gülümsetti.
Bisküvinin köşelerini yemeyi sevmesi, balık krakeri simetrik şekilde ortadan ikiye ayırarak yemekten aldığım psikopat zevki hatırlattı, kendimden şüpheye düşürdü.

İnsan ömrünün üçte birinin uyuyarak geçtiği fikrini sevmediği gibi ben de sevmiyorum bu fikri. Ürkütücü değil mi? Onun için n'apıyoruz. Uyumuyoruz. İşime gelir.

Ölümden sonraki hayat fikrini sevmesini dayandırdığı fikri sevmedim ben de! ''Doğmamış olduğumuz zamandan daha kötü olamaz''  Peşin de karar vermedim oysa. Doğmamış olma fikri kötü gelmiş demek ki adama. Var olmayı isteyen biri gibi zaten. Doğrudur...



Çocukken okul kitaplarını kaplamayı ben de severdim. Ama sadece kendi kitaplarımı! Kitap sayısı arttıkça ızdırabımı arttırmayı sevmezdim yani.

Ayak basılmamış karda yürümek ne kelime yatmayı severim ben...

Şarabı severim, özellikle tatilden gelenlerin getirdikleri şarabı:)) (to manzana)

Eiffel Kulesi'nin ışıkları sönerken görmek nasip olmadı ama sokak lambasının akşam ilk yandığı zamanı yakalamayı ve sabah ışığın söndüğü vakti yakalamayı severim, evet.

Son olarak hayatı filme benzeten klişe severler için geliyor, ölürken kişinin vücudunun üzerinde ''SON'' yazısı çıkabilmesi ihtimalini severim. (yılmaz erdoğan mode on:P)


--ALTYAZI--
Oh, kasap dükkanlarının vitrinlerini sevmem, örggg!
Hayır, sevdiğim şey...umm..bilmem...
Evet, örneğin neyi severim bilmek ister misiniz?
Tatilden aylar sonra bir kitabı açıp...
...sayfalar arasında kum bulmayı.
Evet!
Ve ayrıca...
tabağımdaki yumurta sarısını|bir büyük yudumda yemeyi de.
Jambonu, direkt sarılı olduğu kağıttan |alarak yemeyi.
Bisküvinin köşelerini kemirmeyi.
Ayrıca...
...çoraplarımı çekmeyi...
...duşta işemeyi severim.
Ama...
..burnumdaki kılları çekmeyi hiç sevmem!!!
Neyi severim biliyor musunuz?
Çocukların masumiyetini.
Bir kadınla sevişip içindekiler...
...hakkında düşünmeyi sevmem.
ManuFrance kataloglarını,
eski ansiklopedilerdeki felaket|ilüstrasyonlarını severim.
Trans-Avrupa-Ekspresi...
Trans-Doğu-Ekspresi...
Trans-Sibirya-Expresi kelimelerini...
# ÇETEMİN BÖLGESİ #|Sokağımdaki duvar yazılarını severim.Gueunion'da yaşayan kuzenimin...
...kesilmiş tırnak ve saç,
...kesilmiş sakal,
...apandisit ve şişelenmiş gözyaşı|koleksiyonunu sevmem.
Hiçkimsenin bir filmde kullanmaya
...cüret edemeyeceği kadar olağandışı
..bir sahnenin tanığı olmak hoşuma giderdi.
Tatil günlerindeki Bois de Boulogne parkını severim.
Ve Bayan Mauricette'nin köpeğini.
Oh evet: Bir trenin...
istasyona girerken herbirimize yaklaşmasını|severim.
Ama bir bezelye tanesini|tabağımda yalnız bırakmayı sevmem.
Bıyıksız sakalları sevmem.
Bir insanın hayatının,
...üçte birinin uyuyarak geçtiği fikrini sevmem.
Ama ölümden sonra hayat fikrini severim.
Doğmamış olduğumuz zamandan|daha kötü olamaz.
Bibi Fricotin'i,
Razibu Zouzou'u,
ve küçük Cérébos'u severim.
Richard Willmark'ın kahkahasını severim.
Ve, umm...
#SAPANLI THIERRY #
sevmediğim şeylerden biri de... umm...
...düşen bir damlanın geri sekmesidir.
CANLANDIRMA
hmmm...köpeğimin tüylerini kurutmak|için silkelenmesini sever
ama soğuk burnunu yanaklarıma
...değdirerek beni uyandırmasını sevmem.!!
Çocukken, sabahları kızarmış ekmekten|gelen kokuyu severdim.
Ve okul açılırken kitaplarımı kaplamayı.
küçük beyaz tutkal tüplerini.
Yürüyen merdivenlerde ters yürümeyi,
...muşamba sermeyi,
ve henüz ayak basılmamış|karda yürümeyi severdim.
}Ama o zamanlar sevmediğim
ve hala da sevmediğim birşey varsa|o da:
Ocak ayında kaldırımlara atılmış|Yeniyıl ağaçlarının cesetleridir.
Tatile çıkmayı severim!!
Bu sabah arkadaşlarımla|kahvaltı için ne aldım biliyor musunuz?
Üç baget ekmeği, iki turta,|ve iki küçük Côtes du Rhone şarabı.
Adam başı 23 franka patladı.
Her zaman tatile çıkmıyoruz değil mi?
Radyoyu açmayı,
ve biraz önce mırıldandığım melodiyi|duymayı severim.
Ama televizyon yayınlarının bitişini sevmem.
özellikle de uykum yoksa!!!
Ama geceleri dışarı çıktığımda,
başımı çevirmeyi ve
Eyfel Kulesinin ışıklarının|söndüğünü görmeyi severim.
Ve son olarak,
...sinemada bir film izlerken
şu kelimeyi görmeyi severim.
SON

Mona Lisa Descending a Staircase



1992 yılının en iyi kısa animasyon oscarını alan yapımdır bu. Ressamların ünlü portlerinden, sürrealizmden kübizme ne ararsan var. Renk geçişleri, portrelerin, tabloların birbirine dönüşmesi oldukça güzel. İzlerken, hangi tablo hangi ressama ait oynu oynanabilir. Eğlenceli.

Painted Bird






Fotoğrafta gördükleriniz kendi yapımım olan kitap ayraçlarıdır. Artık bir şeyler üretmenin vaktidir diyerek sıvadım kollarımı. Boya kalemlerimi, kuru pastellerimi yığdım masaya başladım sonunda. Plak eşliğinde dans eden kuşu boyarken bile ellerim yeterince boya içinde kaldı. Kuru pastel denilen malzeme bir tür tozsuz tebeşir gibi ama çıkan tozu bi ben bilirim. Azıcık boyama ile pasaklı olabiliyorsunuz yani. Kitap ayracımın ismi ''painted bird'' oldu. Malumunuz Painted Bird pek sevgili SUZAN SUZİ:) (Siouxsie & the Banshees) icadı şarkının adıdır. Şarkı sizler için geliyooor: 

Neyse efenim, diğer ayraçlar da Ian Curtis(olmazsa olmaz) ve Joy Division'ın albüm kapağındaki figür ve Klimt'in Judith'i. Fotoğraf kağıdına çıkarttım bunları. Ardından gerekli işlemler, kes yapıştır falan çeşit çeşit kitap ayracım var artık. Arkalarına yapıştıracağınız canson kağıdına (ya da herhangi bir fon kartonu da olabilir) benim çizdiğim painted bird gibi isteğe bağlı şeyler çizebilirsiniz, acayip özgün oluyorlar. Yapın yapıştırın. 

12 Temmuz 2010

Hep Bir Işık Olurmuş



Umutsuzluğa düştüğünde aç izle öyle bir bölüm bu. Böyle dokunuşlar istiyoruz işte. Gerçekte var olmasa da biz o ateş böceklerinin varlığına inandırırız kendimizi. Hayali ateş böceklerimizle yaşadığımız kadar yaşarız. Bir işaret görürüz, başka bir işaret daha... Bir ateş böceği gördüm sanki deriz, mutlanırız. Kim bilir...


4 Temmuz 2010

Hep Yorgundum

bugünlerde herkes gitmek istiyor.
küçük bir sahil kasabasına,
bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

hayatından memnun olan yok.
kiminle konuşsam aynı şey...
herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
bir kendisi.
bu yeter zaten.
herşeyi, herkesi götürdün demektir.
keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
ama olmuyor.

hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

böyle gidiyoruz işte.
bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"otur" diyen kazanıyor.
o yan kalabalık zira...
iş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
güvende olma duygusu...
en kötüsü alışkanlık.
alışkanlığın verdiği rahatlık,
monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
kalıyoruz...
kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

evlenmeler...
bir çocuk daha doğurmalar...
borçlara girmeler...
işi büyütmeler...
bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

misal ben...
kapıdaki rex'i bırakıp gidemiyorum.
değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
alıp götürsem gelmez ki...
bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
herkes onu, o herkesi seviyor.
hangi birimizle gitsin?

"sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
kendi imalatımız küfeler.

ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
ölüm var zira.
ölüme inat tutunmak lazım,
inadına kök salmak lazım.

bari ufak kaçışlar yapabilsek.
var tabii yapanlar, ama az.
sadece kaymak tabakası.
hepimiz kaçabilsek...
bütçe, zaman, keyif... denk olsa.
gün içinde mesela...
küçücük gitmeler yapabilsek.

ne mümkün.
sabah 9, akşam 18
sonra başka mecburiyetler
sıkışıp kaldık.
sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
bu kadar ağır olmamalı.

hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
ne saçma...
bahar mıdır bizi bu hale getiren?
galiba.

ben her bahar aşık olmam ama
her bahar gitmek isterim.
gittiğim olmadı hiç,
ama olsun... istemek de güzel.. 

Çok Yorgunum

Bu vadideki karanlığı 
ve büyük soğuğu düşün
B. Brecht

Gitmek. Bir hançeri inceltip
Okyanusa daldırmak isteği
Ya da düşebilmek atlasların
Dışına ki ey kalbim
Yalnızsın bu yolculukta da

Gitmek. O kaos duygusu, aklın
Sarsıntılarla yorgun düşüşü
Bilincin kamaşması belki de.
Rehin bırakılacak bir şey yok
Unuttuklarından başka.

Gitmek. Bir büyü gibi saran
Ağrılar yumağı, kışkırtılmış
Düşlerdir ki sen şimdi
Esirgeme kendini kalbim
Kederin o derin yalnızlığından

2 Temmuz 2010

Bugün Hangi Şarkıyı Mırıldansam?

Türkçe şarkılar dinleme gerekliliğim iki dakika mırıldanmak için iki saat düşünüpte türkçe şarkı bulamadığım zaman kafama tak etti. Arşivimden bir şarkı açıyım diyorum gidiyorum rakı ile meze yapılacak şarkılar açıyorum. Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Taş plaktan adını bilmediğim sayılamayacak kadar çok şarkı çıkıyor karşıma. Lan! İçmeden sarhoş olabilecek kapasiteye sahip insanım zaten. Bir de bunları açınca kafa oluyor bi dünya...

Bu açığımı kapayacak, bildiğin su gibi akan melodilerle şarkılarını konuşturan ne var ne var diye düşünürken Göksel'in albümlerine rastladım arşivde. En son 2010 çıkışlı albümü döndür döndür dinliyorum. Dile dolanası, biraz hüzünlü, biraz kıpırtılı şarkı açığını fazlasıyla karşılıyor ''Hayat Rüya Gibi''. Bazı şarkılarda Gülşen Bubikoğlu ve Tarık Akan romantizmi bile yakalayabiliyorsunuz. Ehe. Zaten albümün ilk şarkısı Ah nerede. Bir zamanların sektirmeden türk filmi izleyicisi olduğumdan tevellüt şimdi lafı gelmişken şuraya iki caps iliştirmeden edemem. Tarık Akan romantizmi aşağı yukarı şöyle bir şey oluyor zaten. Kaldı mı bunlardan şimdi.




Velhasılı kelam insan sadece mutluyken şarkı söylemiyor, mutsuzken bir açıkları kapatma çabasına giriyor. Hatta baya oynak bir şarkıdan oturup dinlesen ağlanacak melodiler çıkartıyor. Mevcut ağlak şarkılar varken ne diye piç edelim şarkıları değil mi? Hasretinle yandı gönlüm'ü dinleyin mesela çok meraklıysanız ağlak, muğlak şarkılara. Sonra ''ölsem de bir kalsam da bir dinleyin''. Albümü atlamadan dinleyebilirsiniz. Göksel'e eşlik edin falan ne biliyim. Hatta Palavra'yı birlikte söyleyebileceğiniz birini bulursanız x ft. y bile yapabilir, harikalar yaratabilirsiniz. Bu arada Teoman yine yatak odası sesiyle şarkıya katkı sağlamış. Olmuş ama. 

Şu iğrenç hava şartlarında (kapalı hava ve nemden oluşan) belleğimde güzel çağrışımlar yaptırdığı için Göksel'e diyorum ki: büyüksün. Öhöm. Sizlere de bir güzellik yapıp tüm şarkıları upload ettim. Afiyetler olsun.





1 Temmuz 2010

Vzzzttt, czzzttt

Dışarı çıkma meraklısı bir insan olduğum hiç ama hiç söylenemez. Versinler kitabımı, müziğimi, filmimi sonra nadasa bıraksınlar beni, yeşeririm bile. Bu yeşillik doğa yeşilliği olmaz haliyle, olsa olsa hastalık yeşili olur. Hastalık yeşili de hani şu Tom ve Jerry'de Tom'un renkten renge girdiği bölümler oluyordu ya onlardan işte. Hasta oluyordu bu. Mor, yeşil oluyordu falan. Bana güzel geliyor bu renk değişimleri. Hastalığı, sıkıntıyı da renklerle ifade etmek acayip güzel. Afferin lan iyi düşünmüşler bu güzellemeyi. Neyse.

Yalnızken yalnızlığı anlayamamak diye bir şeyin olduğunu bile topluluğa çıkınca anlıyorsun. İşte o pis koyuyor bana. Bir durumun varlığını hissetmek için, hatta yüze çarpan etkilerini yaşamak için minimum bir kişiye ihtiyaç duyuluyor, yalnız bir süre sonra bunları hissetmek için başka birilerine ihtiyaç duymamak gibi bir savunma sistemi geliştiriyor vicut. Yalnızlığı tüm hatlarıyla ceza sahasına aldığınızın resmidir bu. Defans iş görmüyor tabii. Hay ben böyle kadroyla maç yapan bünyenin... Kendi kendine konuştuğunda, bir yerden gelen sese garip cevaplar verdiğinde o savunma mekanizması devreye giriyor. Savunma mekanizması diyorum ama sırf birilerine olan ihtiyacı sıfıra indirmek için geliştirilen bir şey bu. Yoksa buna karşı oynu alıyorsun belki ama yalnızlık ebeni sikecek haberin yok!
Mağlubiyetinin kokusunu burdan alabilirsin, yalnızken yalnız olduğunun farkına vardıran anlar sıklaşmışsa iyice... Bi değişik his yaratıyor ama. Ben misal, farklı şeylerden zevk alır hale geldim, yaratıcılık acayip seviyelere ulaştı falan. Daha çok şeyi merak ediyorum, kafa devamlı işler halde ya.

Öyle bir durumla karşılaştım ki hayatta başka bir insan yanımda olsaydı birazdan anlatacağım şekliyle durumu okuyor olmazdınız:

Masamda oturmuş hiperbolün doğrultmanını bir türlü doğrultamazken yukardan toplu iğnenin ucu kadar(ahaha buna gülüyorum her seferinde, ama gerçekten o boyuttaydı) bir örümcek indi kağıdımın üstüne. Hani tehlikeyle karşılaşınca atlayan örümcekler var ya onlardandı bu da. Sarı gibi. O kadar küçüktü ki renkli olduğunu yazınca bir garip geldi şimdi. Neyse. Oynadım bunla bir süre, önüne parmağımı koyunca atlıyordu ha bire. Hahah. Sonra birden örümceklerin 8 bacağı olduğu gerçeğine yabancılaştım. Kaç tane bacağı var lan bunların? diye sordum sesli biçimde. Cevap veren yok. Sayıyım dedim, meret kıpraşmadan durmadı ki bir sayıyım. Zaten zor görünüyor. Nereye sayacaksın! Bir anda parmağım örümceğin üstüne gitti. Vallahi istemeden oldu, aklımsıra elimde tutup saymak istiyordum sanırım. Ne olacak olan oldu, örümceğin sağ taraftaki 3 bacağı koptu:( Ama örümcek it ayağı gibi dolanmaya devam etti. Sağda kalan tek bacağı ve soldaki 4 bacakla birlikte. O 3 bacakta bir süre hareket etti zaten. Emri hangi beyin gangliyonundan aldıysa. Normali bu zaten. Kafası kesilen tavuğun koşarak uzaklaşması gibi bir şey bu da. Minimal boyutlarda da mümkün yani. Bak şu beynin işine. Neyse zaten üzülecek yer arıyorum, beyin bir şeyleri bir şeylerle ilişkilendirmek için en uygun anı kolluyor. Sen git 5 bacakla hayatını sürdürmeye çalışan örümceği dram konusu yap! Bir yandan da kopmuş 3 bacağın hareketinde hayata dair ilişkilendirmeler ara... Şu an bunun üstüne açılımlar yapmak istemiyorum, zaten vaziyet çığırından çıktı. Bir de örümcek bacağı üstüne hayat ilişkilendirmesini ne benim anlatacak mecalim var ne de bunu kaldırabilecek insan olduğunu düşünüyorum. Vaziyet bildirdim, gidiyorum sayın.

Ve 3 bacak kısa bir süre sonra hareket etmeyi bıraktı. Pes.

29 Haziran 2010

Lilja 4-ever



                                                                                     
*dikkat spoiler çıkabilir
Filmi bütün olarak düşünecek biriyle oturur konuşurum, ama filmin göze batan kısımlarını filme kötü diyecek kadar ileri gidebilecek biriyle daha ilk dakikanın eleştirisinde sohbeti keserim. Filmi izlerken göze batan klişeler, biraz sonra ne olacağının kolayca tahmin edileceği falan filmin bütününü düşününce devede kulak kalan kısımlar. 
Lilja, 16 yaşında. Estonya'da yaşıyor. Annesi tarafından terkediliyor. 'Her zaman istenmeyen bir çocuktu.' bahanesiyle evlatlıktan reddediliyor. Komünist yıkıntısı, köhne bloklar arasında sefil ve yoksul bir hayat ile kalakalıyor. Yaşadığı yerin renksizliğine, insanların foseptik çukurundan çıkmış meymenetsizliğine orta parmağını savurarak karşı çıkmaya çalışıyor Lilja.Yokluğun her halini görebiliyorsunuz bu filmde. 
Yaşayabilmek istiyorsanız eğer hayatın kölesi olmak zorundasınız. Şartlar ne gerektirirse yapıp sırf yaşayabilmek için sahip olduğunuz değerlerden de feragat etmek zorundasınızdır. Filmlerde anlatılmak istenen, bir olgu üstünde yoğunlaşır ve izleyici o olguyu başka biçimlere sokarak çıkarımlarda bulunur. Burada salt bir gerçek kesit sunulduğunu söylemek ahmaklık olur. Seks köleliğine kadar varan umutsuz bir yaşam hikayesini anlattı bitti değil bu film. İzlerken milyon tane yaşanılası durumla ilişkilendirdim filmi. Umutsuzlukla, çaresizlikle... 
Başta dua eden birinin zamanla nasıl duasızlaştığını, dünyanın kötülüklerinden korunmak için kendine sığınak yapacak kadar masum olduğunu görüyoruz burda. Lilja'nın yaşadıklarının hepsi bir yanılsama olsun diye içinizden geçirmiş olabilrsiniz. En azından ben geçirdim, ve filmin sonuna doğru yönetmenin zeki hamlesi sayesinde kafamdan geçen sahnenin oynadığını görünce ''kış aylarında sebze yetişmez.'' gerçeğiyle irkildim. 

Anlatması güç oldu benim için, sanırım yarattığı metaforlar yüzünden. O kadar etkileyici, kült filmler izledim. Hepsi acayip girift konuya sahipti belki. Bunun farkı sadeliğinin yarattığı etki olsa gerek. Filmi girift yapan kendi zihnim olduğundan daha fazla etkilenmeme sebep olmuş olabilir. 

Son olarak şunu öğreniyoruz ki dünya hediye etmeye kalkmayın sevdiğiniz insanlara. Pek güzel bir yer değil buralar... Rüzgarlı, soğuk, dumanlı...
******
Filmi izler izlemez aklıma Joy Division gelmişti. Malum Joy Division: ikinci dünya savaşı'nda seks kölesi olarak kullanılan savaş esirlerinin tutulduğu yere verilen addı. Burada Ian Curtis'i de anmazsam olmaz. Böylesi duyarlılığa sahip bir adam da intihar etti ya, hay ben böyle düzenin... diye başlıycam sonu gelmez. Ve bunun üzerine acayip bir tesadüf olmuştu. Demek ki bir tek benim aklıma gelmemiş Joy Division. Yuh lan resmen 2 yıl olmuş. Barış Uygur Uykusuz blogda bunla ilgili bir yazı yazmıştı. İşte burda o da: http://www.uykusuzdergi.com/blog/baris-uygur/hocam-biraz-ayip-olmadi-mi

******

Son olarak filmin giriş ve final sahnelerini uçuran Rammstein şahaseri eşliğinde fimlden görüntüler:


Elde ne var?

Cümleye bir küfürle başlayıp sonuna da noktayı koyayım.

Herkesin boşalmaya ihtiyacı var, etrafımız benliği erekte dolaşıp ta bir türlü boşalamayan karın ağrılarıyla dolu. Etrafı görmek istemeyişimin nedeni budur bir bakıma. O mutlu gibi olan, ağzı bir taraflarına varmış kişilerin hayat boyu erekte kaldığını bir türlü boşalamadığını ve bunun zevkten öte eziyet verdiğini düşünüyorum. Ağızlarının açıklığı yaşadıkları yanılsamanın, yalancı ereksiyonlarının birer yansıması. Onlara biçilmiş ceza bu. Devamlı bir şeyleri becerecekler, tahrik olacak ama bir türlü gerçek boşalmayı yaşayamacaklar. Elleri benliğinde dolaşacaklar . Benliği tuttular! yani.

Hayata karşı iktidarsız olup ta inatla bir taraflarını doğrultmaya çalışan bir bunları gördüm. İşleri güçleri o çok taptıkları ve kurallarını koydukları toplumda 'dik' durmak. Dik dururken etrafa yalancı gülücükler savurmak, boşalamamanın verdiği kıvranmayı bertaraf etmek. Bunu yaparlarken onlar gibi olmayanları da becermeye kalkmıyorlar mı! Bilerek ya da bilmeyerek... Ben onları devamlı orgazm olmuş halde etrafta görürken 'bi hassiktir diyip çıkıcam' dediğimde çok açık ağızlarına bir ellerini götürüp ne ayıp hareketi yapmıyorlar mı? O haldeyken nasıl akıllı kararlar vermelerini bekleyebiliriz ki? Süregelen boşalma sorunları, devamlı iş üstünde olan, ancak bir türlü yaptıklarından gerçek hazzı alamayan bu kişilerin sağlıklı düşünmesini engellemiş ve sonucunda bugünkü küfrettiğimiz durumlar ortaya çıkmıştır. Diyebilirim ki bu kişiler hayatla sağlıklı cinsel yaşama sokulduklarında dünya eminim daha yaşanabilir hale gelecektir. Burda büyük bir boşalamama sorunundan bahsediyoruz, nihayete erdiğinde ortaya çıkacak yıkımla dünya son da bulabilir. Bir garantisini vermeyeceğim.

Bahsettiğim kişilerin tek sorunu kişiler üstünden yaşam kaydırmaya çalışmaktır. Hayata dokunmadıklarını ya da hayatın onlara dokunmadıklarını nasıl oluyor da düşünmüyorlar? Ha bire birilerini becermenin peşindeler o umursamazlıkla, son bulmayan sahte orgazmlarıyla birlikte. Hayatın kişileri becerme konusunda sonsuz iktidara sahip olduğu tecrübeyle sabitlenmiştir. Pekii, 'nasıl oluyor da bunları sikertmiyor' sorusu aklınıza mı geldi? Onların yukarda anlattığım gibi meşgaleleri mevcut. Başkalarını becermeye çalışırken hayatın ufak dokunuşları yalama yapmış benliklerine işlemiyor demek ki.

Siz, benim kendimden başka kime zararım var diye düşünen humanoidler benliğiniz bakire!

İş bu yazı cinsiyetten arınmış bir yazıdır. Küfürler genel kabuller üstüne yapılmış alışageldik bir tını içermektedir. Küfürlerin ataerkil olması konusunda hassasım, ancak her insanın hem kadın hem erkek olduğunu düşünüyorum. Her kadın biraz erkek, her erkek biraz kadındır. Yüzde kaçlık erkeklik ya da kadınlık hormonu içerdiğinize zahmet edip bakın bir yerlerden. Ama hepiniz aynı bokun suyusunuz yani. Oranlarınız farklı.

O sebeple içimde yer alan erkeklik hormonunun yüzdesinin haklı gururu ile bu yazıda sözü geçen benliği erekte dolaşan iktidarsızlık mahkumlarına gelsin:

''Hepinizin amına koyayım.''

12 Haziran 2010

Yağmurda Yansıyan Rüyalar Vardı



Kılık değiştirmiş bir rüya gördüm. Bir rüya ki rüya içinde. Birine dalıyorsun diğerine uyanıyorsun. Ne olacağına karar verememişsin bu ayılıp uyanmalar arasında. Ne tam rüyasın ne de kılığına büründüğün şeysin. En içteki rüyaya ulaştığında, rüya rüyalığından çıkacak ve kılıklar eriyip savunmasız bırakacak seni. Rüyalarda zaman yoktur. Sende de öyle olacak ve savunmasız kaldığın her anda rüyayı üzerine giyip olmayı istediğin şeyi olacaksın. Savunmasızlığın, kalkanın olacak.

Bilinmek isteyen bir rüya gördüm. Rüya ki gözümün en kör noktasını mesken tutmuş kendine. Kör’ ü yeniden öğreniyorum. Meğerki göremediklerimin sığınağıymış kör noktam. Görmeye en karanlık noktadan başladım. Bir rüya daha sonlandı, bir yenisi başladı.

Rüyanın birinde, en iç kısımda bir yerlerde, kendimi gördüm. Rüya bilinciyle; bir yerlere tünemiş, ıslak bir yağmur kuşu olduğumun farkındayım. Uçamıyorum da. -Rüya, her şeyin bilincinde.- Ha bire kılık değiştiriyor. Kılık değiştirmek için güvenli yerler arıyor kendisine. Yağmur kuşunu uçurmayı kafasına koyduğu bir anda, yağmur kuşunun kanatlarına doğru yöneldi. Yağmur kuşu titredi, gördüğünün farkında olmadan... Rüya, Yağmur Kuşu’nun kanatlarının arasında kayboluverdi sonra. Rüya, kanatlar arasında yeni şeklini aldı ve yağmur kuşunu gökyüzüne çıkardı. Kimse görememiş yağmur kuşunun tüyleri içindeki havanın çekildiğini, yerine O’ nu dibe çeken suyun dolduğunu. Bir kez daha irkildi yağmur kuşu; irkilmesiyle şişman bir yağmur bulutu gibi dökülüverdi suları. Rüya, nefesiyle doldurdu boşlukları. Sonra, yağmur kuşu yükseldi, yükseldi ve süzülmeye başladı gökyüzünde. Rüyayla birlikte uçtukça uçtular. Gökyüzündeki şeffaflıklar arasında zamansızca dolandılar.

Bir vakit, renginin çeşitliliğini gördükleri; ancak sayısını bir türlü belirleyemedikleri bir gökkuşağıyla karşılaştılar. Gökkuşağının cezp edici renklerinin etkisinden olsa gerek en yüksek, en parlak renkli kısma kadar çıkıp renklerden bir yansıma almak istediler. Gittikçe yükselip ulaşılmaz olan gökkuşağına bir türlü ulaşamadılar. Gözlerindeki parıltılarla yetinmek zorundaydılar. Yükseklere çıktıkça artan yorgunluk hissi artık gerçek bir engel olmuştur yükselişlerine. Gökkuşağının, bulutların gölgesinde kalmış kısmına yöneldiler. Gölgede kalmış başka başka renkleri keşfettiler. Soluk, gri ama ulaşılabilir olanlarından renklerdi bunlar. Parlaklık hâlâ onlarla birlikte değildi. Bir rüya daha son buluyordu, bir yenisi başladı.
Yağmur Kuşu’nun kanatları arasından ayrılış, rüyanın gelişi gibi habersiz oldu yine aniden… Meraklı gözlerle rüyaya bakan Yağmur Kuşu, başka bir kılığa bürünmüş rüyayı gördü karşısında. Gözleri kamaştı. Kısık gözlerle karşısında duran, gökkuşağının parlak renkleriyle bezenmiş ışıktan varaklı aynaya baktı, kendini gördü. Parlaklık, Yağmur Kuşu ve rüya tek görüntüde bir aradaydı. Ayna alabildiğine parlak, Yağmur Kuşu’nun gözleri olabildiğine kamaşmıştı.

10 Haziran 2010

HIMYM

5 . sezondan seçmeler yapıp bir playlist hazırladım.
Final itibariyle son sahnede yer alan şarkıya ayrı hastayım. Belirtmeden edemezdim. A fine frenzy, tahmin edin bakalım hangi genreden? Evvet bildiniz dostlarım:P Indie.

Sezon finaline ayrı bir öncelik tanıyayım dedim. Liste başı şarkımız Lifesize.

Son sözümü edeyim, LIFE HAPPENS




6 Haziran 2010

Bugün nasılsın bakalım?


Bitti bitecek sıvı sabun şişesinden giderin içindeki son sıvı sabun alınmaya çalışılınca çıkan sesin duyulması içine yeni bir sıvı sabunla doldurmamız gerektiğinin startını verir. Şu kapağın bağlı olduğu boru sistemine gider demekten başka çarem olsaydı keşke. Neyse.
Bir şekilde aynı renkten olmayan sıvı sabunla üzeri tamamlanır şişenin. Diyelim ki bitmiş sabunun rengi mor olsun, üzerine de yeşil sıvı sabunu ilave ettiniz. İlk sıkışta borunun içindeki mor renkli hani bitmiş, eski, yeri doldurulmaya çalışılmış sıvı sabun vardı ya o hah işte o gelir son damlasına kadar. Ne hüzünlü bir andır o.

Siz garip yaratıklar, ''Bugün nasılsın bakalım?'' sorusuna cevap alternatifi mi arıyordunuz, aynı sorulara aynı geçiştirme cevapları vermekten sıkıldınız mı? Bu yanıt tam size göre: '' Üzeri farklı renk sıvı sabunla doldurulmuş sıvı sabun gibi hissediyorum.''

Tamam, şimdi silahını yere koy ve sessizce uzaklaş.

Dünyanın En Tuhaf Mahluku

İnsana geçmişinde sevmediği birinden güzel olan ne kalabilir? 


Ben bana kalanı söyleyivereyim. Nazım Hikmet'ten bir şiir. Beni tanımlamak için araya sıkıştırdığı tanımlama cümlesinin Nazım Hikmet'in de bir şiiri olduğunu söylemişti. İlk söylediğinde okumamıştım şiiri. Bir şekilde karşıma çıkmıştı bir gün. 8 yıldan beri ara ara yokluyor beni, unutturmadı kendini sağolsun. Şiirden bahsediyorum. 


Her şey bir yana dünyanın en tuhaf mahluku sıfatını sadece çağrıştırdıkları için bir nebze kabul edebilirim. Ama içeriği apayrı bir şiirdir bu. Orda bir tek ben yokum, herkes ve her şey var. Heyhat en sevdiğim şiirler arasındadır. Sevmediğim bir insandan bana kalmış şeyi seviyor olmam tuhaflığı haklı çıkarıyor sanırım. Ama yok; ne şiirdeki akrebim, ne serçeyim, ne midye, ne de çoban...


Sorulunca söylüyorum:
Bir tuhafım sadece.


Dünyanın en tuhaf mahluku'nu Genco Erkal'dan dinlemeyi ayrıcalık kabul eder, beğenilerinize sunarım. Muhteşem!






5 Haziran 2010

Gone



nasıl olduğunu bilirsin
mavi hissederek uyan
ve senle alakalı her şey yanlış olacaktır
kafanda kara bulutlar ve yağmur ve acı
ve tüm yapmak istediğin yatakta kalmak

Gone! Robert Smith'in ne kadar bizden olduğunu ve bir o kadar da başka bir gezegene ait olduğunun ispatı olan sadece bir şarkısı. Dünya dönüyor kalk,kaçırma treni! Biliyorum bir bok yapmak istemiyorsun ama...

but if you do that you'll be missing the world
because it doesn't stop turning whatever you heard
if you do that you'll be missing the world
you have to get up get out and get gone!
yeah get up get out and have some fun
you have to get up get out and get gone!
yeah get up get out and get it on
get up get out and get gone!
you have to get up get out and get living
yeah this is really it...

Robert Smith gelsin dikilsin başımda söylesin bunu, bakarız, bir şeyler düşünebilirim o zaman.


en sevdiğim kısım this is it:

so you know how it is
wake up feeling grey
nothing much to think and nothing much to say
don't want to talk don't want to try
don't want to think don't want to know
who what where when or why...

Robert Smith hangi gezegenden geldiyse bir koşu gitmek istiyorum. All i want to do. stop!

3 Haziran 2010

Masa da Masaymış Ha!








Adam yaşama sevinci içinde

Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.



Diye buyurmuş Edip Cansever. Herkes masanın üstüne koydukça yaşamını yer kalmadı tabii. Ben de masanın altına girdim. ''ha babam doldurdular'' masayı evet, bize de altına sığınmak kaldı.


Vay arkadaş neymiş içimdeki masa altı sevgisi, biri bana dur desin. Neyse, bir ara geçti sandım sonra öyle paragraflarla, öyle dizelerle karşılaştım ki var bu masa altında bir keramet deyip yine başladım. Hem yılbaşına masa altında girmenin getirdiği bir nasıl başlarsa öyle gider durumu var. O da burda bak. Üstünden 6 ay geçmesinin getirdiği acı yüzleşmeyi tarihe bakıp yaşadıktan sonra Vega derinlerden masanın üstündeki yaşam harabesini temizlemek için Mendil diye seslendi bana. 


ver, mendilin varsa yanında
ver, eminim vardır yanında...


nasıl başlasam?






25 Mayıs 2010

Çammurabi Kanunları II

Hava durumu evde perdeleri kapalı insanlar için pek önemli değildir. Evde farklı bir mevsim hüküm sürmektedir çünkü. Ben buna kendi 5. mevsimini yaratmak diyorum. (Ayyyh tutamıyorum kendimi, Tuna Kiremitçi gibi ottan boktan duygusal çıkarımlar yapcam o olacak en sonunda.)

Çammurabi Kanunları'nda 5. mevsim, dışardaki mevsimlere çoğunlukla ayak uyduramadığın için yaratılmış bir alternatiftir.
5. mevsimde istediğin sıcaklığı, yağış şeklini bir araya getirebilirsin. Tanrı sensin ya. Perdeler; dışarıdaki hayata paralel uzanmış sıra dağların olur. Çok istersen bir güneşin dahi olabilir. Tabii kapalı perdelerinden dışarda havanın karardığını ve baktığın şeyin artık görüntü vermediğini fark edersen.. Genelde küçük bir ışık kaynağından okuduğun şeyi görmeni sağlayacak kadar cılız ışık yayılır. Bu seni odayı aydınlatan tasarruf ampulünün anahtarını açmaktan kurtarır. Çammurabi Kanunları, gözlerin ışıksızlığa uyum gösterme süresiyle insanın hayata uyum gösterme süresinin arasındaki dengesizliğe bakıp okkalı bir küfür sığdırmıştır satır arasına. Yüksek sesle söyledim satır arasındaki küfrü.
Sonuç?
''Önce söz vardı!'' diye başlayan incil aklıma geldi. Halt etmiş. Söz var da ne oluyor. Ha bire birileri konuşuyor. Durmadan. Bir iş günü içinde lafla sikilenler ayyuka çıkmış. Tom Robbins ''still life with woodpecker'' (AĞAÇKAKAN)' da herkes herkesi sikebilir minvalinde bir cümle yazmıştı. Birileri küfür ederken (kendim de dahil) tırnak içinde bu cümleyi söyleyesim geliyor. Kendime diyorum da başkalarına da yüksek sesle söylemek gerek. Şimdi tekraren ''niye küfrederiz?'' sorusuna girmek istemiyorum. Eylemin savunucusu olarak küfrü yerine getirmekten ziyade çözüme ulaşmaya giden yollara hareket etmeyi öneriyorum.    Hareket esnasında eminim canımız sıkılacaktır, hem hareket edip hem de küfretmek yegane çözümümdür.



Çammurabi Kanunları'nda yaşanmış olaylardan çıkarılan dersler sonucunda hareket ederken zamanla yorulduğumuz ortaya çıktı. Eee ortada bir tek ne kaldı, söz. Bu da demektir ki başlangıçta söz yoktu. Sonda var. Hayat denilen ve herkesin çok farklı algıladığı oluşumun ağza sıçma işini gerçekten iyi başarması sonucu hareket kısıtlanmış, kişilerin savunma mekanizmaları göçertilmiş ve söz kalmıştır. Hay ben bu...

Şeklinde devam eden ve iş günü içinde lafla sikilen şeylerin sayısının artmasına, kişinin kendisinin tanrısı olmasına ve tanrılıktan sıkılmasına neden olan nedenlerinizi ortak başlıkta toplayalım, adını sen koy. Aaa koduğumun hayatı mı dedin? Peki. Tanrılığı da tam yaşatmadı zaten it deyip 5. mevsiminize döndünüz mü? Perdeler yerinde ve gözleriniz ışıksızlığa alıştıysa hayat tarafından duvara yapıştırılmadığınıza sevinip sevinememek size kalmış. Hayata karşı bir duruşum var benim diye heybetlenenleri bir de lafın gelişi olarak duvara yapışmış halde görmeyi istiyorum. Soracaklarım var...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...