29 Ocak 2010

Femme Fatale Dönüşüm



Vahşet sergisi, kadınların ölümcül haykırışlarını kırmızı halı yapıp üstünüze sermeye hazırlanıyor. Her şey ters yüz edilince; çok yakındığınız yüzünüze yüzünüze gelen sözler üstünüze üstünüze gelecek! Hadi bakalım kalkın altından kalkabilirseniz.


Kadınlar daha mı güçsüz yaratılmış dediniz ne? Siktirin. Doğa gereğidir, bir yer körelmişse hayatta kalmak için başka bir yer güçlenmek zorundadır. Körsen dokunma duyun, işitme duyun gelişir falan. Peki kadınların aklını ve dilini kullanma gücü hangi şartlarda gelişti dersiniz? Şimdi oturup ta kadınlar zekidir zırvalarından bir kuple sunmayacağım size. Dikkat edin aklı kullanabilme çok farklı bir şeydir, günlük hayatta açığa kavuşturulması gereken pekçok problem var. Özellikle kadınsanız erkeklerin karşılaştığı problemlere bir de erkekler tarafından yaratılan problemleri çözme eklenir. Erkeklerin tek problemleri kadınlardır. Buna da dikkat edin, cümleyi tek yönlü anlayıp ''kadınları çözmek'' gibi safsatalarla uğraşmayın.


Kadınlar erkekleri, ardından kendilerinin önüne köstek olarak çıkacak engelleri yaratırlar. Demem o ki kadınlar, bir taraftan kendilerinin de düşmanıdır. O kadar düşmanı olan bir yaratığın savunma halinde olmasından daha normal ne vardır? Bunun sonucu olarak aklı ölümcül çalışan, dili üstünde binbir takla atan femme fatale yetişmesi kaçınılmazdır.



Şekillendirilmiş, çevresi tarafından sindirilmiş kadınlara içlerinde birer bomba taşıyan ölümcül potansiyel gözüyle bakıyorum. Kullanmadığı, kullanamadığı bu nedenle körelmiş yetilerinin yerini almış olan erkekleri yüceltme ve diğer kadınları da aynı sindirilmişliğe maruz bırakma içgüdüsüyle kendi savaşçılarını yetiştirirler. Potansiyel böyle ortaya çıkar işte. Sindirilmişlikten bir edilgenlik yaratırlar.

Etrafımızda yaşamayı zorlaştıran şartların temelinde sihirli üçgenin olduğunu unutmamak gerekiyor. Onların farkına varmamız gerektiğini ve her gün ağzına yüzüne küfrettiğimiz kadın icadı kimi erkeklerin birer nefer olduğunu unutmamamız gerektiğini söylüyorum.

Küfre gelmişken, ataerkil küfürler savurarak tepki oluşturmanın yaşattığı çelişki içinde olmak canımızı sıkan ortak nokta zannımca. Sakil duruyor çünkü. Bir cezalandırma biçimi olarak ta görülmesi ayrı mesele.
Ne kadını ne erkeği ayrı tutuyorum, herkesin içinde biraz birbirinin özü var. Birisinde fazla olan diğerinde daha az... Tüm mesele bu. O nedenle küfürlerin cinsiyetinin olması büyük bir sorundur. Sonra uğraşır durursunuz kadın erkektir, erkek te kadın diye. Önce küfürlerinizi cinsiyetsizleştirin. Lafta sikerken dikkatli olun yani. İnsanlığa vurgu yapmak istiyorsak, yaşam standartlarını yükseltmek istiyorsak femme fatale gücünden imtina etmek, dozunu ayarlamak; güçten yoksunluk halinde dünyaya ''fuck the world'' anlayışında adamlar yetiştirmek yerine insan yetiştirmeye özen göstermek gerektiğini biliyorum.

İnsanoğlu yapamadığı şeyler hakkında o kadar çok konuşur ki... Ataerkil küfürleri de kadınlarımızın ürettiğini söylemeye cür' et etmeli miyim bilmiyorum. Temele kadını oturttuğumdan çıkarıyorum bu sonuçları. Ataerkil küfürlerden arınmak adına edilgen küfürler savurmak en akıllıcası diye düşünüyorum. Malum, küfür denen şey elzemdir.

Şu halde edilgen küfürlerimizin hedefi olacaklar ki (onların) vay haline! Yine pis işleri yapmayı neferlere bırakıyorum, kadınlar küfrettiklerinde pis işleri erkeklere yaptırmış olacaklar yani. Pis işlerden kastım küfrün icra ediliş biçimi, hoş küfreden tarafından karşıdakine bir çeşit ceza çektirmek olarak görüldüğünden pek de pis iş sayılmaz canım. Dilden ataerkil küfürleri atmanın imkansız olduğunu görüyoruz, tamam. Madem birileri cezalandırılacak bırakalım belirsiz kişiler tarafından cezalandırılsınlar. Siz kadınlar ''sikerim'' derseniz, bakın olmuyor. Ben de dedim ağız alışkanlığı, biz babadan böyle gördük misali. Olmuyor işte. Madem femme fatale yaratıklarsınız aklınıza kuvvet. Bir daha öyle küfredeni siksinler. Hah işte duydunuz mu bu frekansı. Nasıl ,daha hoş değil mi? Kendinizin yapamayacağı şeyleri ettirin, daha uygun. Edilgen küfürlerin dönemi açılsın.

Edilgen femme fatale suratı da tam olarak yukarda iliştirdiğim resimdeki gibi oluyor. Öylesine bir aymazlık, öylesine bir dünyayı donunda sallandırmaklıktır bu.

- Kızım, erkekler şimdi pek fena gaza gelecekler. Götlerinden çıkarım yapıp ''erkek düşmanı lan bu'' deyip ucuz küfürleri ekleyecekler sonuna.
- Daha iyi işte, götünden anlayanı aynı yerden siksinler. (mission's completed)

Sözüm meclisten dışarı.
Love&Peace

25 Ocak 2010

Vitrin İlişkileri




Hava epey soğuk olacak, gün pek de ilerlememiş. Gökyüzü kapalı, gönül gözüm de kapalı. Ruh halimin üstünü örtmüşüm, görünen örtüde mutluymuş gibi duran eğreti bir surat var. Rüzgara karşı mücadele veriyorum. Yanımda aklımdan geçeni söylediğimde ''fakat! nasıl olur ulan!'' demeyecek sevdiğim bir insan var.


Kişinin adeta kendi yedeği olan bir dosta sahip olması halinde yapacakları inanılmaz. Kendine ne söylüyorsa O' na da söyleyebilir çünkü. Diyelim ki beynin cümle ishali oldu, etraftaki şeyler hakkında herkesin gördüğü ama dile getirmediği şeyleri birbiri ardına sürekli söylemeye başladın! Malzeme istemediğin kadar olacaktır. Malum rüzgar da vardı, malzemeler savrula savrula geldiler.


Bir şeye karşı bir tavrımız var ise önce kendimizi eleştiriyoruz. Ardından tavır aldığımız şeyi olay mahalinde incelemeye alıp notunu verip başka şeylere tavır almaya başlıyoruz. İlişkilere karşı tavır almaya ne zaman başladığımı inanın bilmiyorum. İkili ilişkilerin oldukça büyük bir çoğunluğuna görünenden ötürü acayip bir bakış açısı kazandım. Önyargı getireceğimi sananlar yanılırlar, önyargı olması için bilinmeyen hakkında fikrimin ince gülünü sunmam lazım. Bilinmeyen bir şey yok ortada.
Neyse, bir gece öncesinde kendimizle alay ederken -ikili ilişkilerde iyi değiliz lan teke tekte üstüme tanımam gibi gevezelikler ederken konuşmayı birden ciddiye bindirip şöyle bir durduk...


- Biz yoksa etrafımızdaki çiftleri eleştiriyorken içten içe haset mi besliyoruz ki? Bir çekemezlik, bir sinsilik sezmedin mi sen de bizde?


Bu gelinebilecek en son noktadır, çevredeki herşey sığlığı içinde normalliğine devam ederken kişi kendinde bir yanlış aramaya başlıyor. Empatinin amına koduk resmen. Onun öncesinde çevremizdeki, ancak hemen hemen yakınımız olmayan kişilerin tamamen ikili popülasyonlardan oluştuğunu belirtmem gerek. Kenara çekilip hayvanlar aleminde ne yaşanıyorsa görebileceğiniz türden şeyler görmek neden itici geliyor acaba? Cevabı içinde gizli bence.


İnsan ilişkilerine hayvanlar alemi gibi bakma işinden çok hoşlanıyorum. Arada erkeğini diğer dişilerden korumaya çalışan dişi psikolojisini '' Bir etrafa işeyip çevreyi mimlemediği kaldı!'' ile dile getirirken, yanında dişisi olan bir erkeği aranırken gördüğümde ''Götü kaşınıyor yine birilerinin!'' diye hiç te hoş olmayan tabirler kullanabiliyorum. Benim etrafımda yeni yeni türediler ama hep vardılar biliyorum: giysilerinin renkleri uyumlu, ayakkabıları aynı marka vs. olan çiftler. EVVET işte tam burda baştaki rüzgarın savurduğu malzemelerin bunlar olduğunu söylemeliyim. Üçer beşer ikililer hem de uyumlu ikililer köşeden çıkmasın mı karşımıza! N' oluyo lan! Bu noktada beynim cümle ishali oldu durduramadım.
Normalde içses olarak tınlayan kelimelerimi duyan yedeğim benden daha terbiyeli olduğu için gülmekten bana laf yetiştiremiyordu. Aramızdaki tek fark aynı cümleleri birimiz kurmazken diğerimiz yüksek perdelerde dile getiriyor.


Çiftin dişisi ayağına geçirdiği benim sonradan adlarının bihter çizmesi olduklarını öğrendiğim çizmeleriyle erkeğinin adımlarının senkronunu yakalamış salına salına yürüyordu. Seke seke gitmesi çizmenin verdiği rahatsızlıktandır diye düşnüyordum. Yoksa cilveli ceylan gibi olduğunu aklıma bile getirmedim. Ben soğuktan götümü nasıl ısıtırım diye metronom gibi periyodik salınırken o apayrı bir salınım gerçekleştiriyordu. Baktım ardından... Çizmelere takılmıştı gözüm, yedeğime sordum herkeste bunlardan mı var yoksa bana mı öyle geliyor? ''Aaa bilmiyor musun, mağazalar birbiriyle yarışıyor en gerçek Bihter ...' sı geldi, gel vatandaş diye. Bu nadide koleksiyonun çizme olan parçası oluyor.'' dedi yedeğim. Tüm Bihter çizmesine sahip dişilerin aynı şekilde salındığını görünce marifet çizmelerde diye düşündüm. Bir süre cilveli salınıma bakakaldım. Beynimdeki cümle ishali durmuyor devam ediyordum, '' Şimdi bu öperken de Bihter öpüşü yapıyordur ha!''
Dişinin erkeği de üç çizgili siyah eşofman altı ve üç çizgili ayakkkabısı ile dişisinin yanı sıra gidiyor, sportif gibi traşlanmış kafası ile dişisinin mırıltılarına onay veriyordu. Hayvanlar aleminde gözümü rahatsız edecek kostümler yok iken burada böyle şeylerin olması aradaki farkı ortaya koyuyor sanıyorum.


Bihter çizmesi ve adidas eşofman uzaklaşırlarken ben de bu çiftin farklı ama aynı konseptte olan taklitleriyle dolu başka çevrelere doğru yol aldım. Aşortman, aşortman... diye diye ilerlerken karşıdan başka bir ceylan seke seke geliyordu bu yalnızdı, sekmesinin nedenini hepimiz biliyoruz artık: Bihter çizmeli ceylan seke seke ilerler. Bir yerlerde eşofman' ı olduğunu bırakın ben tahmin edeyim.


P.S:Bahsi geçen ilişkilerin ''vitrin ilişkileri'' olduğu görülemez belki diye kendi büyütecimden hep beraber bakalım dedim. Yukardaki fotoğraf yine şahsım tarafından çekilmiş olup aklıma vitrin ilişkilerinin olduğu bölgeye ''crime scene do not cross'' şeritleri çekme fikrini getirmiştir. Kaç km şerit gerekir dersiniz?

21 Ocak 2010

Fırtına Devam Ederken


Söyleyin koşuşturmacalar içindeki size ''demir atma vaktin gelmiştir.'' Siz demir atmışken fırtına koparan denizden korkarım ben. Bir kere duruldunuz mu geri dönüşü olmuyor bunun. Durgunluğunuzu bozacak her dalga cisminize darbe vurmaktan başka bir şey yapmaz çünkü.

Ama siz demir atın. Korkmadan...

Nereye demir attığınız önemli değil, her yer sizin ne de olsa. Şöyle durgun bir yer olsa ne de güzel olur değil mi? Heyhat gönül neler istiyor!

Koşturduğunuz bir gün düşünün. Yorgunluğun hat safhaya çıktığı anlardan birinde yolunuza devam ederken aniden durduğunuz oldu mu? Çevredeki insanların garip bakışları eşliğinde sadece durduğunuz oldu mu peki? Farkında değilsiniz belki, o an demir attınız. Kendi yarattığınız fırtınayı durdurdunuz. Çevredeki fırtına hep devam eder aldırmayın.
Fırtınaya aldırmamayı umursamazlık olarak görecekleri şimdiden uyarayım, hiçbir aldırış etmeme bu denli yorucu olamaz. Umursamamayı bile yorucu hale getirecek kadar sert fırtınalar var dışarda.

Fırtına devam ederken ne çalsın istersiniz? Dingin olsun. Dingin. Fırtına devam ederken mevsimlerden sonbahar, şarkılardan sonbahardı.


20 Ocak 2010

Çammurabi Kanunları I


Çekilmez şehir hayatını daha fazla çekilmez hale getiren neler vardır? Bugün bunlardan yalnızca birine değineceğim. Ayakkabılarım çamur içinde kaldığında çekilmezliğin başını çeken konu beliriverdi.

Çamuru severdim ben. Yerine göre tabii. Şehir dediğin, asfaltla kaplı temiz olması gereken yapay insanat bahçeleridir. Asfaltın, kaldırımın üstünde delikler, çamurdan çukurlar görünce çamurdan nefret eder oldum. Şehirdeki çamura dayanamıyorum. Yoksa çamurdan kap, çanak yapmış bir neslin çocuklarındandım ben. Saatlerce oynardık çamurla. Şimdi bile oynarım. Ama yılın yağmurlu zamanlarının dışında bile çamurlu basamaklar, kaldırımlar vaat eden bir şehir hayatı içinde çamurdan zevk almak mı!

Yapımı tamamlanmamış geçitler nedeniyle bariyerlerin boşluklarından karşıya geçmeye çalışan insanlar, karşıdan karşıya geçerken araba altında kalmamaya mı dikkat etsin yoksa bir sonraki adımında hangi boka basacağını mı kontrol etsin? Çammurabi kanunları der ki: batabildiğin kadar bat. Hiçbir zaman batmak istemediğin zamanki kadar çamura bulanmazsın.

Yağmur yağıyordu, şemsiye kullanmayanlardanım. Karşıya geçmek isterken arabalar bir türlü durmak bilmiyordu. Çamur ayaklarımla daha bir bütünleşme aşkı içinde cıvımaya başlamıştı. Sürücüler niye cıvıyorlardı dersin? Arabalarını üstüme sürerek, göz kırpan farlarını yakarak kendi pis çamurlarını da mı bulaştırmak istiyorlardı?

Yalnızım sanıyordum. Bir baktım, yine bir romandaki karakter yanıbaşımda bitivermişti. Bu kez Baba ve Piç' in Zeliha' sı. Gözümü karartıp karşıya geçmeye çalışırken peşimden koştuğunu gördüm. Elinde mazgala takılıp kopmuş topuğu ile topallaya topallaya bana yetişmeye çalışıyordu. Düz taban çamurlu botlarımın yere ne kadar sağlam bastığını görüp adımlarımı sıklaştırdım. Eee ne yapsaydım, durup Zeliha' yı mı bekleseydim. Çamurla oynamayı severim ben, arabaların altındaki çamur olmayı değil... Çammurabi kanunları der ki: Çamura bulaş ama hiçbir zaman çamur olma.

P.S. Yukardaki fotoğrafı ben çektim. İvriz su şişesinden anlaşılacağı üzere Ereğli' nin bir sokağında çamurla oynayan çocuklara musallat olmuştum. Biraz oynamama izin vermişlerdi. Su taşıdım o kadar hem. Kendi çamurumu da yapardım ki ne var! Gereksiz hüzünlendim bak yine.


13 Ocak 2010

Kötü Ruhlardan Öteye


Hadi hep beraber dans edip tüm uğursuzlukları bertaraf edelim. Tüm kızılderili tılsımlarımı taktım; şef kolyem, yüzüğüm, kötü ruhları kovan ''animal tooth'' kullanılarak yapılmış kolye ve küpelerim ile tam teçhizat hazırım. Henüz ete kemiğe bürünmüş bir kabilem yok, ancak sevdiğim insanların ruhlarını ödünç alıyorum bu ayin için. Tüm kötü ruhları savacağıma inanıyorum. Hayallerde yaşamıyor lan bazı ibneler. Gerçek bunlar. Kötüyken kendi kendime geliştirdiğim bir tedavi yöntemi. Çevredeki kötülükleri afedersiniz ama siklememek gibi bir yararı oluyor. Biraz sonra sizlerle paylaşacağım ayin şarkılarımla birlikte nam-ım diğer chief the shining rain bird (ışıldayan yağmur kuşu) neyden esinlenmiş anlayacaksınız.


Mutsuzken nasıl oluruz? Sanki herkes üzerinizde yaşıyormuş gibi. Ha bire ayak sesleri duyulur, seni eziyorlardır. Birisi bir kelime sarf eder, ilk ayak sesi budur mesela. Kelimelerin somut halidir o ayak sesleri. Zemin siz olursunuz. Sesler yükseldikçe yükselir. Topuklu giyenler mi dersin, kösele giymişler mi dersin... En zalimi sivri topuklarının üstünde yürüyenlerdir değil mi? Nasıl da batırır o yüksek ökçelere dönüşmüş sivri dilini. Söyledikleri adeta topuğun kuma gömülmesi gibi içinize gömülür. Neyin acı verip neyin acı vermediğini pek de güzel biliyoruz bakıyorum da! Bir türlü dipte olmaktan kurtulamıyoruz. Kurtulsak zaten ayak sesi de kalmaz.


Çıplak ayaklar. En önemli nokta bu. Üzerinize bassa bile acıtmaz bunlar. Sıcaklığını, soğukluğunu bilirsin. Sözleri de çıplak istiyorum. Kılıfıyla savurmasın kimse üzerime. O nedenle bana gelecekseniz soyunun da gelin. Ayaklarınız; sözleriniz, vücudunuz; düşünceleriniz anadan üryan olsun. Utancınızla dikilmeyin karşımda. Benim çıplaklığımı göremediyseniz hiç soyunmayın zaten. Sonra beton giymemiş bir toprak parçası bulalım. Üzerinde envai çeşit ot, çiçek bitmiş olabilir. Çıplak ayaklarımızın patırtısı ile ayinimize başlayabiliriz. Şanslıysak yağmur bile yağabilir. Bir gün yine tek başına gerçekleştirdiğim bir ayin sırasında yağmur ve gök gürültüsünü tüm coşkumla karşılamıştım. Yağmurun denildiği(!) kadar arındırıcı olduğuna şahit oldum.


Masa altında yaşama geyiğine atıfta da bulunayım. Orda iken dans etmem pek mümkün değil tabii. Öncelikle ordan çıkıp yeterli çıplaklıkta bir toprak parçası bulmam gerek. Oraya girmemin nedeni hep kılıflı şeylerin olduğu bir çevrenin beni sarmasıydı zaten. Çıplak toprakla buluştuğumda masaya niye ihtiyaç duyayım ki?


Kızılderili dostlarımızdan birkaç şarkıyı ekliyorum buraya. Doğadan sesler duymak, biraz da şefin barış çubuğundan çıkan dumanla atmosphere' e karışmak için...


Oliver Shanti and Friends- Heya Heya
Indian Calling- LY O LAY-A-LE LOYA





4 Ocak 2010

So Happy Together and The Joker

Kötü geçen bir gecenin ardından, birkaç saat sonra sabaha uyanmak ve mutlu olabilmek ne kadar zor olabilir?
-Çok zor...
Bugün farklı bir şeyler yapmalıydım. Bir yerden başlamak kadar zor olan başka bir şey bilmiyorum ben. Sabahın ilk ışıklarına şahit olan ben, 2 saat sonra uyanabilmeyi başardığım için mutluymuşum gibi kalktım yatağımdan. Beş çeşit bitkiden oluşan çayımı hazırlayıp demlenmesini bekledim. Bu aralar sağlıklı yaşayarak bir yerden başlamış olmayı yeğledim. Şimdilik çay hazırlayabiliyorum. Her zaman planladığım, ancak bir türlü gerçekleştiremediğim güneşin doğuşuna karşı sahil yürüyüşleri başka gün doğumuna kaldı. Yine.

Aksilikler peşinizi bırakmadığında, her adım atışınızda bir taşa takıldığınızda ne yaparsınız?

- Biliyorum, yine bir sorun çıkacak. Bu aralar üstümde bir uğursuzluk var!
- Yaa, ama öyle deme!

Diyalogunu hem yazıp hem yönetip hem de oynuyor musunuz?
Derhal evden dışarı çıkın. Biliyorum fazla dışarı çıkanlardan değilsiniz. Yürürken aklınıza gelen şarkıları insanların yüzüne baka baka söyleyin.

Heeeeeeyyy kime sesleniyorum!

Ne olmuş! Şarkımı kendim söylemek zorunda kaldım, çünkü mp3' min kulaklığı bozulmuş. Bunu yola çıkınca öğrendim hem de. Düşünün ne büyük hayal kırıklığı. Sesim kötü. Who cares? Kulaklık varken daha güzel olacağını düşünecektim. Şu halde berbat sesimin farkındayım, bu komik... Sesimi biraz yükselterek şarkı söylediğim zaman yoldakilerin suratıma bakması bu nedenleymiş demek ki. Artık gerçeği biliyorum.

Ne olmuş! Ayağım, gerçekten kaldırımda çıkıntı yapmış bir taşa takıldı. Yüzüstü yere kapaklanabilirdim. Bu kaçıncı ayağım takılıp ta ucuz atlatışım! Söylene söylene dengede kalışıma hayret ettim. Ama düşmemiştim.

Ne olmuş! Deyivereyim ben sana. Eğer mutlanmalısın diye yataktan kalkmamış olsaydım, ayağım takıldığında düşecektim, şarkı söylemek yerine ha bire küfrederek dolanacaktım. Eve tekrar gelecektim. Ne kadar melankolik şarkı varsa ardı ardına dinleyecektim. Bir sonraki günü ve bir sonraki günü de berbat edecektim.

Şimdi ne oldu? Uzaklardan gelen bir şişe şarabım var. Bir şey geleceğinden haberim vardı ama bunun beyaz şarap olduğundan bihaberdim. Ne olduğunu bilmeden güne 'mutlanmalısın' diye başlattıran şey belki de buydu. Düşünülüyor olmak, değer veriliyor olmak...

Yağmurda nadiren şemsiye kullanırım. Bu kez ne olur ne olmaz diye yanıma almıştım. Yukarda anlattıklarım kargoya gidiş-dönüş yolunda olanlar... Kargo şirketleri bir de poşet verselerdi fena olmazdı. Paket taşımak sıkıntılı tabii. Al bir sıkıntı daha dedim. Bir büfeye girdim, kadın elime bir poşet tutuşturdu. ''Öyle taşımak zordur.'' diyerek. Nedense ''Bir poşet alabilir miyim?'' bile dememiştim. Yorulduğumu fark ettim. Poşet te küçük geldi. Yağmurda kullanmadığım şemsiyemi Keloğlan' ın azığını astığı sopası gibi kullandım:)) İnanılmaz işe yaradı. Naçizane pratik zekamı '' Afferin len!'' diye ödüllendirdim.

Evde melankolik şarkılar açmadım. Kargo paketini açtım. MANZANA' ma ithafen de bu yazımı yazıyorum. O' na hazırladığım paketin çileli süreci de ayrı bir posta konu olur.

Manzana, güzel insan. That 70's show ile mutlandım ben. Biliyorum sen de mutlanıyorsun.
E hadi ne duruyoruz? Helva yapsanaaaa, helva yapsanaaaa. Bkz: mahmut tuncer, bakkal amca

Nerden aklıma geldi bilmiyorum ama durduk yere eğlendim şimdi. Neyse asıl amacım olan videoya geçelim. That 70' s show' un müzikal bölümü. Varlığı bize armağan olsun...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...