29 Haziran 2010

Lilja 4-ever



                                                                                     
*dikkat spoiler çıkabilir
Filmi bütün olarak düşünecek biriyle oturur konuşurum, ama filmin göze batan kısımlarını filme kötü diyecek kadar ileri gidebilecek biriyle daha ilk dakikanın eleştirisinde sohbeti keserim. Filmi izlerken göze batan klişeler, biraz sonra ne olacağının kolayca tahmin edileceği falan filmin bütününü düşününce devede kulak kalan kısımlar. 
Lilja, 16 yaşında. Estonya'da yaşıyor. Annesi tarafından terkediliyor. 'Her zaman istenmeyen bir çocuktu.' bahanesiyle evlatlıktan reddediliyor. Komünist yıkıntısı, köhne bloklar arasında sefil ve yoksul bir hayat ile kalakalıyor. Yaşadığı yerin renksizliğine, insanların foseptik çukurundan çıkmış meymenetsizliğine orta parmağını savurarak karşı çıkmaya çalışıyor Lilja.Yokluğun her halini görebiliyorsunuz bu filmde. 
Yaşayabilmek istiyorsanız eğer hayatın kölesi olmak zorundasınız. Şartlar ne gerektirirse yapıp sırf yaşayabilmek için sahip olduğunuz değerlerden de feragat etmek zorundasınızdır. Filmlerde anlatılmak istenen, bir olgu üstünde yoğunlaşır ve izleyici o olguyu başka biçimlere sokarak çıkarımlarda bulunur. Burada salt bir gerçek kesit sunulduğunu söylemek ahmaklık olur. Seks köleliğine kadar varan umutsuz bir yaşam hikayesini anlattı bitti değil bu film. İzlerken milyon tane yaşanılası durumla ilişkilendirdim filmi. Umutsuzlukla, çaresizlikle... 
Başta dua eden birinin zamanla nasıl duasızlaştığını, dünyanın kötülüklerinden korunmak için kendine sığınak yapacak kadar masum olduğunu görüyoruz burda. Lilja'nın yaşadıklarının hepsi bir yanılsama olsun diye içinizden geçirmiş olabilrsiniz. En azından ben geçirdim, ve filmin sonuna doğru yönetmenin zeki hamlesi sayesinde kafamdan geçen sahnenin oynadığını görünce ''kış aylarında sebze yetişmez.'' gerçeğiyle irkildim. 

Anlatması güç oldu benim için, sanırım yarattığı metaforlar yüzünden. O kadar etkileyici, kült filmler izledim. Hepsi acayip girift konuya sahipti belki. Bunun farkı sadeliğinin yarattığı etki olsa gerek. Filmi girift yapan kendi zihnim olduğundan daha fazla etkilenmeme sebep olmuş olabilir. 

Son olarak şunu öğreniyoruz ki dünya hediye etmeye kalkmayın sevdiğiniz insanlara. Pek güzel bir yer değil buralar... Rüzgarlı, soğuk, dumanlı...
******
Filmi izler izlemez aklıma Joy Division gelmişti. Malum Joy Division: ikinci dünya savaşı'nda seks kölesi olarak kullanılan savaş esirlerinin tutulduğu yere verilen addı. Burada Ian Curtis'i de anmazsam olmaz. Böylesi duyarlılığa sahip bir adam da intihar etti ya, hay ben böyle düzenin... diye başlıycam sonu gelmez. Ve bunun üzerine acayip bir tesadüf olmuştu. Demek ki bir tek benim aklıma gelmemiş Joy Division. Yuh lan resmen 2 yıl olmuş. Barış Uygur Uykusuz blogda bunla ilgili bir yazı yazmıştı. İşte burda o da: http://www.uykusuzdergi.com/blog/baris-uygur/hocam-biraz-ayip-olmadi-mi

******

Son olarak filmin giriş ve final sahnelerini uçuran Rammstein şahaseri eşliğinde fimlden görüntüler:


Elde ne var?

Cümleye bir küfürle başlayıp sonuna da noktayı koyayım.

Herkesin boşalmaya ihtiyacı var, etrafımız benliği erekte dolaşıp ta bir türlü boşalamayan karın ağrılarıyla dolu. Etrafı görmek istemeyişimin nedeni budur bir bakıma. O mutlu gibi olan, ağzı bir taraflarına varmış kişilerin hayat boyu erekte kaldığını bir türlü boşalamadığını ve bunun zevkten öte eziyet verdiğini düşünüyorum. Ağızlarının açıklığı yaşadıkları yanılsamanın, yalancı ereksiyonlarının birer yansıması. Onlara biçilmiş ceza bu. Devamlı bir şeyleri becerecekler, tahrik olacak ama bir türlü gerçek boşalmayı yaşayamacaklar. Elleri benliğinde dolaşacaklar . Benliği tuttular! yani.

Hayata karşı iktidarsız olup ta inatla bir taraflarını doğrultmaya çalışan bir bunları gördüm. İşleri güçleri o çok taptıkları ve kurallarını koydukları toplumda 'dik' durmak. Dik dururken etrafa yalancı gülücükler savurmak, boşalamamanın verdiği kıvranmayı bertaraf etmek. Bunu yaparlarken onlar gibi olmayanları da becermeye kalkmıyorlar mı! Bilerek ya da bilmeyerek... Ben onları devamlı orgazm olmuş halde etrafta görürken 'bi hassiktir diyip çıkıcam' dediğimde çok açık ağızlarına bir ellerini götürüp ne ayıp hareketi yapmıyorlar mı? O haldeyken nasıl akıllı kararlar vermelerini bekleyebiliriz ki? Süregelen boşalma sorunları, devamlı iş üstünde olan, ancak bir türlü yaptıklarından gerçek hazzı alamayan bu kişilerin sağlıklı düşünmesini engellemiş ve sonucunda bugünkü küfrettiğimiz durumlar ortaya çıkmıştır. Diyebilirim ki bu kişiler hayatla sağlıklı cinsel yaşama sokulduklarında dünya eminim daha yaşanabilir hale gelecektir. Burda büyük bir boşalamama sorunundan bahsediyoruz, nihayete erdiğinde ortaya çıkacak yıkımla dünya son da bulabilir. Bir garantisini vermeyeceğim.

Bahsettiğim kişilerin tek sorunu kişiler üstünden yaşam kaydırmaya çalışmaktır. Hayata dokunmadıklarını ya da hayatın onlara dokunmadıklarını nasıl oluyor da düşünmüyorlar? Ha bire birilerini becermenin peşindeler o umursamazlıkla, son bulmayan sahte orgazmlarıyla birlikte. Hayatın kişileri becerme konusunda sonsuz iktidara sahip olduğu tecrübeyle sabitlenmiştir. Pekii, 'nasıl oluyor da bunları sikertmiyor' sorusu aklınıza mı geldi? Onların yukarda anlattığım gibi meşgaleleri mevcut. Başkalarını becermeye çalışırken hayatın ufak dokunuşları yalama yapmış benliklerine işlemiyor demek ki.

Siz, benim kendimden başka kime zararım var diye düşünen humanoidler benliğiniz bakire!

İş bu yazı cinsiyetten arınmış bir yazıdır. Küfürler genel kabuller üstüne yapılmış alışageldik bir tını içermektedir. Küfürlerin ataerkil olması konusunda hassasım, ancak her insanın hem kadın hem erkek olduğunu düşünüyorum. Her kadın biraz erkek, her erkek biraz kadındır. Yüzde kaçlık erkeklik ya da kadınlık hormonu içerdiğinize zahmet edip bakın bir yerlerden. Ama hepiniz aynı bokun suyusunuz yani. Oranlarınız farklı.

O sebeple içimde yer alan erkeklik hormonunun yüzdesinin haklı gururu ile bu yazıda sözü geçen benliği erekte dolaşan iktidarsızlık mahkumlarına gelsin:

''Hepinizin amına koyayım.''

12 Haziran 2010

Yağmurda Yansıyan Rüyalar Vardı



Kılık değiştirmiş bir rüya gördüm. Bir rüya ki rüya içinde. Birine dalıyorsun diğerine uyanıyorsun. Ne olacağına karar verememişsin bu ayılıp uyanmalar arasında. Ne tam rüyasın ne de kılığına büründüğün şeysin. En içteki rüyaya ulaştığında, rüya rüyalığından çıkacak ve kılıklar eriyip savunmasız bırakacak seni. Rüyalarda zaman yoktur. Sende de öyle olacak ve savunmasız kaldığın her anda rüyayı üzerine giyip olmayı istediğin şeyi olacaksın. Savunmasızlığın, kalkanın olacak.

Bilinmek isteyen bir rüya gördüm. Rüya ki gözümün en kör noktasını mesken tutmuş kendine. Kör’ ü yeniden öğreniyorum. Meğerki göremediklerimin sığınağıymış kör noktam. Görmeye en karanlık noktadan başladım. Bir rüya daha sonlandı, bir yenisi başladı.

Rüyanın birinde, en iç kısımda bir yerlerde, kendimi gördüm. Rüya bilinciyle; bir yerlere tünemiş, ıslak bir yağmur kuşu olduğumun farkındayım. Uçamıyorum da. -Rüya, her şeyin bilincinde.- Ha bire kılık değiştiriyor. Kılık değiştirmek için güvenli yerler arıyor kendisine. Yağmur kuşunu uçurmayı kafasına koyduğu bir anda, yağmur kuşunun kanatlarına doğru yöneldi. Yağmur kuşu titredi, gördüğünün farkında olmadan... Rüya, Yağmur Kuşu’nun kanatlarının arasında kayboluverdi sonra. Rüya, kanatlar arasında yeni şeklini aldı ve yağmur kuşunu gökyüzüne çıkardı. Kimse görememiş yağmur kuşunun tüyleri içindeki havanın çekildiğini, yerine O’ nu dibe çeken suyun dolduğunu. Bir kez daha irkildi yağmur kuşu; irkilmesiyle şişman bir yağmur bulutu gibi dökülüverdi suları. Rüya, nefesiyle doldurdu boşlukları. Sonra, yağmur kuşu yükseldi, yükseldi ve süzülmeye başladı gökyüzünde. Rüyayla birlikte uçtukça uçtular. Gökyüzündeki şeffaflıklar arasında zamansızca dolandılar.

Bir vakit, renginin çeşitliliğini gördükleri; ancak sayısını bir türlü belirleyemedikleri bir gökkuşağıyla karşılaştılar. Gökkuşağının cezp edici renklerinin etkisinden olsa gerek en yüksek, en parlak renkli kısma kadar çıkıp renklerden bir yansıma almak istediler. Gittikçe yükselip ulaşılmaz olan gökkuşağına bir türlü ulaşamadılar. Gözlerindeki parıltılarla yetinmek zorundaydılar. Yükseklere çıktıkça artan yorgunluk hissi artık gerçek bir engel olmuştur yükselişlerine. Gökkuşağının, bulutların gölgesinde kalmış kısmına yöneldiler. Gölgede kalmış başka başka renkleri keşfettiler. Soluk, gri ama ulaşılabilir olanlarından renklerdi bunlar. Parlaklık hâlâ onlarla birlikte değildi. Bir rüya daha son buluyordu, bir yenisi başladı.
Yağmur Kuşu’nun kanatları arasından ayrılış, rüyanın gelişi gibi habersiz oldu yine aniden… Meraklı gözlerle rüyaya bakan Yağmur Kuşu, başka bir kılığa bürünmüş rüyayı gördü karşısında. Gözleri kamaştı. Kısık gözlerle karşısında duran, gökkuşağının parlak renkleriyle bezenmiş ışıktan varaklı aynaya baktı, kendini gördü. Parlaklık, Yağmur Kuşu ve rüya tek görüntüde bir aradaydı. Ayna alabildiğine parlak, Yağmur Kuşu’nun gözleri olabildiğine kamaşmıştı.

10 Haziran 2010

HIMYM

5 . sezondan seçmeler yapıp bir playlist hazırladım.
Final itibariyle son sahnede yer alan şarkıya ayrı hastayım. Belirtmeden edemezdim. A fine frenzy, tahmin edin bakalım hangi genreden? Evvet bildiniz dostlarım:P Indie.

Sezon finaline ayrı bir öncelik tanıyayım dedim. Liste başı şarkımız Lifesize.

Son sözümü edeyim, LIFE HAPPENS




6 Haziran 2010

Bugün nasılsın bakalım?


Bitti bitecek sıvı sabun şişesinden giderin içindeki son sıvı sabun alınmaya çalışılınca çıkan sesin duyulması içine yeni bir sıvı sabunla doldurmamız gerektiğinin startını verir. Şu kapağın bağlı olduğu boru sistemine gider demekten başka çarem olsaydı keşke. Neyse.
Bir şekilde aynı renkten olmayan sıvı sabunla üzeri tamamlanır şişenin. Diyelim ki bitmiş sabunun rengi mor olsun, üzerine de yeşil sıvı sabunu ilave ettiniz. İlk sıkışta borunun içindeki mor renkli hani bitmiş, eski, yeri doldurulmaya çalışılmış sıvı sabun vardı ya o hah işte o gelir son damlasına kadar. Ne hüzünlü bir andır o.

Siz garip yaratıklar, ''Bugün nasılsın bakalım?'' sorusuna cevap alternatifi mi arıyordunuz, aynı sorulara aynı geçiştirme cevapları vermekten sıkıldınız mı? Bu yanıt tam size göre: '' Üzeri farklı renk sıvı sabunla doldurulmuş sıvı sabun gibi hissediyorum.''

Tamam, şimdi silahını yere koy ve sessizce uzaklaş.

Dünyanın En Tuhaf Mahluku

İnsana geçmişinde sevmediği birinden güzel olan ne kalabilir? 


Ben bana kalanı söyleyivereyim. Nazım Hikmet'ten bir şiir. Beni tanımlamak için araya sıkıştırdığı tanımlama cümlesinin Nazım Hikmet'in de bir şiiri olduğunu söylemişti. İlk söylediğinde okumamıştım şiiri. Bir şekilde karşıma çıkmıştı bir gün. 8 yıldan beri ara ara yokluyor beni, unutturmadı kendini sağolsun. Şiirden bahsediyorum. 


Her şey bir yana dünyanın en tuhaf mahluku sıfatını sadece çağrıştırdıkları için bir nebze kabul edebilirim. Ama içeriği apayrı bir şiirdir bu. Orda bir tek ben yokum, herkes ve her şey var. Heyhat en sevdiğim şiirler arasındadır. Sevmediğim bir insandan bana kalmış şeyi seviyor olmam tuhaflığı haklı çıkarıyor sanırım. Ama yok; ne şiirdeki akrebim, ne serçeyim, ne midye, ne de çoban...


Sorulunca söylüyorum:
Bir tuhafım sadece.


Dünyanın en tuhaf mahluku'nu Genco Erkal'dan dinlemeyi ayrıcalık kabul eder, beğenilerinize sunarım. Muhteşem!






5 Haziran 2010

Gone



nasıl olduğunu bilirsin
mavi hissederek uyan
ve senle alakalı her şey yanlış olacaktır
kafanda kara bulutlar ve yağmur ve acı
ve tüm yapmak istediğin yatakta kalmak

Gone! Robert Smith'in ne kadar bizden olduğunu ve bir o kadar da başka bir gezegene ait olduğunun ispatı olan sadece bir şarkısı. Dünya dönüyor kalk,kaçırma treni! Biliyorum bir bok yapmak istemiyorsun ama...

but if you do that you'll be missing the world
because it doesn't stop turning whatever you heard
if you do that you'll be missing the world
you have to get up get out and get gone!
yeah get up get out and have some fun
you have to get up get out and get gone!
yeah get up get out and get it on
get up get out and get gone!
you have to get up get out and get living
yeah this is really it...

Robert Smith gelsin dikilsin başımda söylesin bunu, bakarız, bir şeyler düşünebilirim o zaman.


en sevdiğim kısım this is it:

so you know how it is
wake up feeling grey
nothing much to think and nothing much to say
don't want to talk don't want to try
don't want to think don't want to know
who what where when or why...

Robert Smith hangi gezegenden geldiyse bir koşu gitmek istiyorum. All i want to do. stop!

3 Haziran 2010

Masa da Masaymış Ha!








Adam yaşama sevinci içinde

Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.



Diye buyurmuş Edip Cansever. Herkes masanın üstüne koydukça yaşamını yer kalmadı tabii. Ben de masanın altına girdim. ''ha babam doldurdular'' masayı evet, bize de altına sığınmak kaldı.


Vay arkadaş neymiş içimdeki masa altı sevgisi, biri bana dur desin. Neyse, bir ara geçti sandım sonra öyle paragraflarla, öyle dizelerle karşılaştım ki var bu masa altında bir keramet deyip yine başladım. Hem yılbaşına masa altında girmenin getirdiği bir nasıl başlarsa öyle gider durumu var. O da burda bak. Üstünden 6 ay geçmesinin getirdiği acı yüzleşmeyi tarihe bakıp yaşadıktan sonra Vega derinlerden masanın üstündeki yaşam harabesini temizlemek için Mendil diye seslendi bana. 


ver, mendilin varsa yanında
ver, eminim vardır yanında...


nasıl başlasam?






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...