25 Temmuz 2010

Ev

"Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da.Bir kaygı yalnız.Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.
Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üstüne reçelli ekmek yiyiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun. Bir haykırış! Sessizce yatağa dönüyorum. Ölümü ve yokluğu üzerine uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor.Şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor. Korkacak birşey yok. Kırlarda koşuyorum. Sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum. Hep kırlar. Esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım. Birazdan ölüm beni alacak."




sf.12/ev

Selam sana...

24 Temmuz 2010

Foutaises



İzlenmesi gereken kısa filmlerden biri daha. Amelie'nin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet'nin bir başka yaratısı. Foutaises cast'ı eşliğinde şarküteri ürünleri seyrediyorsunuz girişte. Aha dedim resmen vahşet sergisi olmuş! Dominique Pinon'un mimiklerine dikkat kesilmeyen yoktur. Gelelim filmin esas derdine, 'sevdiklerim-sevmediklerim' şeklinde bir liste yapılması söz konusu. Pinon türlü mimikler eşliğinde sevdiklerini-sevmediklerini anlatırken arkadan kurgulanmış görüntüler belirir.

Filmin girişindeki vahşet sergisine tezat bir söylemle başlar... Gülümsetir.
Aylar sonra kitap içindeki tatilden kalma kum taneleri bana paltomun cebinde kıştan kalma kuruyemişi hatırlattı, gülümsetti.
Bisküvinin köşelerini yemeyi sevmesi, balık krakeri simetrik şekilde ortadan ikiye ayırarak yemekten aldığım psikopat zevki hatırlattı, kendimden şüpheye düşürdü.

İnsan ömrünün üçte birinin uyuyarak geçtiği fikrini sevmediği gibi ben de sevmiyorum bu fikri. Ürkütücü değil mi? Onun için n'apıyoruz. Uyumuyoruz. İşime gelir.

Ölümden sonraki hayat fikrini sevmesini dayandırdığı fikri sevmedim ben de! ''Doğmamış olduğumuz zamandan daha kötü olamaz''  Peşin de karar vermedim oysa. Doğmamış olma fikri kötü gelmiş demek ki adama. Var olmayı isteyen biri gibi zaten. Doğrudur...



Çocukken okul kitaplarını kaplamayı ben de severdim. Ama sadece kendi kitaplarımı! Kitap sayısı arttıkça ızdırabımı arttırmayı sevmezdim yani.

Ayak basılmamış karda yürümek ne kelime yatmayı severim ben...

Şarabı severim, özellikle tatilden gelenlerin getirdikleri şarabı:)) (to manzana)

Eiffel Kulesi'nin ışıkları sönerken görmek nasip olmadı ama sokak lambasının akşam ilk yandığı zamanı yakalamayı ve sabah ışığın söndüğü vakti yakalamayı severim, evet.

Son olarak hayatı filme benzeten klişe severler için geliyor, ölürken kişinin vücudunun üzerinde ''SON'' yazısı çıkabilmesi ihtimalini severim. (yılmaz erdoğan mode on:P)


--ALTYAZI--
Oh, kasap dükkanlarının vitrinlerini sevmem, örggg!
Hayır, sevdiğim şey...umm..bilmem...
Evet, örneğin neyi severim bilmek ister misiniz?
Tatilden aylar sonra bir kitabı açıp...
...sayfalar arasında kum bulmayı.
Evet!
Ve ayrıca...
tabağımdaki yumurta sarısını|bir büyük yudumda yemeyi de.
Jambonu, direkt sarılı olduğu kağıttan |alarak yemeyi.
Bisküvinin köşelerini kemirmeyi.
Ayrıca...
...çoraplarımı çekmeyi...
...duşta işemeyi severim.
Ama...
..burnumdaki kılları çekmeyi hiç sevmem!!!
Neyi severim biliyor musunuz?
Çocukların masumiyetini.
Bir kadınla sevişip içindekiler...
...hakkında düşünmeyi sevmem.
ManuFrance kataloglarını,
eski ansiklopedilerdeki felaket|ilüstrasyonlarını severim.
Trans-Avrupa-Ekspresi...
Trans-Doğu-Ekspresi...
Trans-Sibirya-Expresi kelimelerini...
# ÇETEMİN BÖLGESİ #|Sokağımdaki duvar yazılarını severim.Gueunion'da yaşayan kuzenimin...
...kesilmiş tırnak ve saç,
...kesilmiş sakal,
...apandisit ve şişelenmiş gözyaşı|koleksiyonunu sevmem.
Hiçkimsenin bir filmde kullanmaya
...cüret edemeyeceği kadar olağandışı
..bir sahnenin tanığı olmak hoşuma giderdi.
Tatil günlerindeki Bois de Boulogne parkını severim.
Ve Bayan Mauricette'nin köpeğini.
Oh evet: Bir trenin...
istasyona girerken herbirimize yaklaşmasını|severim.
Ama bir bezelye tanesini|tabağımda yalnız bırakmayı sevmem.
Bıyıksız sakalları sevmem.
Bir insanın hayatının,
...üçte birinin uyuyarak geçtiği fikrini sevmem.
Ama ölümden sonra hayat fikrini severim.
Doğmamış olduğumuz zamandan|daha kötü olamaz.
Bibi Fricotin'i,
Razibu Zouzou'u,
ve küçük Cérébos'u severim.
Richard Willmark'ın kahkahasını severim.
Ve, umm...
#SAPANLI THIERRY #
sevmediğim şeylerden biri de... umm...
...düşen bir damlanın geri sekmesidir.
CANLANDIRMA
hmmm...köpeğimin tüylerini kurutmak|için silkelenmesini sever
ama soğuk burnunu yanaklarıma
...değdirerek beni uyandırmasını sevmem.!!
Çocukken, sabahları kızarmış ekmekten|gelen kokuyu severdim.
Ve okul açılırken kitaplarımı kaplamayı.
küçük beyaz tutkal tüplerini.
Yürüyen merdivenlerde ters yürümeyi,
...muşamba sermeyi,
ve henüz ayak basılmamış|karda yürümeyi severdim.
}Ama o zamanlar sevmediğim
ve hala da sevmediğim birşey varsa|o da:
Ocak ayında kaldırımlara atılmış|Yeniyıl ağaçlarının cesetleridir.
Tatile çıkmayı severim!!
Bu sabah arkadaşlarımla|kahvaltı için ne aldım biliyor musunuz?
Üç baget ekmeği, iki turta,|ve iki küçük Côtes du Rhone şarabı.
Adam başı 23 franka patladı.
Her zaman tatile çıkmıyoruz değil mi?
Radyoyu açmayı,
ve biraz önce mırıldandığım melodiyi|duymayı severim.
Ama televizyon yayınlarının bitişini sevmem.
özellikle de uykum yoksa!!!
Ama geceleri dışarı çıktığımda,
başımı çevirmeyi ve
Eyfel Kulesinin ışıklarının|söndüğünü görmeyi severim.
Ve son olarak,
...sinemada bir film izlerken
şu kelimeyi görmeyi severim.
SON

Mona Lisa Descending a Staircase



1992 yılının en iyi kısa animasyon oscarını alan yapımdır bu. Ressamların ünlü portlerinden, sürrealizmden kübizme ne ararsan var. Renk geçişleri, portrelerin, tabloların birbirine dönüşmesi oldukça güzel. İzlerken, hangi tablo hangi ressama ait oynu oynanabilir. Eğlenceli.

Painted Bird






Fotoğrafta gördükleriniz kendi yapımım olan kitap ayraçlarıdır. Artık bir şeyler üretmenin vaktidir diyerek sıvadım kollarımı. Boya kalemlerimi, kuru pastellerimi yığdım masaya başladım sonunda. Plak eşliğinde dans eden kuşu boyarken bile ellerim yeterince boya içinde kaldı. Kuru pastel denilen malzeme bir tür tozsuz tebeşir gibi ama çıkan tozu bi ben bilirim. Azıcık boyama ile pasaklı olabiliyorsunuz yani. Kitap ayracımın ismi ''painted bird'' oldu. Malumunuz Painted Bird pek sevgili SUZAN SUZİ:) (Siouxsie & the Banshees) icadı şarkının adıdır. Şarkı sizler için geliyooor: 

Neyse efenim, diğer ayraçlar da Ian Curtis(olmazsa olmaz) ve Joy Division'ın albüm kapağındaki figür ve Klimt'in Judith'i. Fotoğraf kağıdına çıkarttım bunları. Ardından gerekli işlemler, kes yapıştır falan çeşit çeşit kitap ayracım var artık. Arkalarına yapıştıracağınız canson kağıdına (ya da herhangi bir fon kartonu da olabilir) benim çizdiğim painted bird gibi isteğe bağlı şeyler çizebilirsiniz, acayip özgün oluyorlar. Yapın yapıştırın. 

12 Temmuz 2010

Hep Bir Işık Olurmuş



Umutsuzluğa düştüğünde aç izle öyle bir bölüm bu. Böyle dokunuşlar istiyoruz işte. Gerçekte var olmasa da biz o ateş böceklerinin varlığına inandırırız kendimizi. Hayali ateş böceklerimizle yaşadığımız kadar yaşarız. Bir işaret görürüz, başka bir işaret daha... Bir ateş böceği gördüm sanki deriz, mutlanırız. Kim bilir...


4 Temmuz 2010

Hep Yorgundum

bugünlerde herkes gitmek istiyor.
küçük bir sahil kasabasına,
bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

hayatından memnun olan yok.
kiminle konuşsam aynı şey...
herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
bir kendisi.
bu yeter zaten.
herşeyi, herkesi götürdün demektir.
keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
ama olmuyor.

hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

böyle gidiyoruz işte.
bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"otur" diyen kazanıyor.
o yan kalabalık zira...
iş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
güvende olma duygusu...
en kötüsü alışkanlık.
alışkanlığın verdiği rahatlık,
monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
kalıyoruz...
kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

evlenmeler...
bir çocuk daha doğurmalar...
borçlara girmeler...
işi büyütmeler...
bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

misal ben...
kapıdaki rex'i bırakıp gidemiyorum.
değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
alıp götürsem gelmez ki...
bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
herkes onu, o herkesi seviyor.
hangi birimizle gitsin?

"sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
kendi imalatımız küfeler.

ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
ölüm var zira.
ölüme inat tutunmak lazım,
inadına kök salmak lazım.

bari ufak kaçışlar yapabilsek.
var tabii yapanlar, ama az.
sadece kaymak tabakası.
hepimiz kaçabilsek...
bütçe, zaman, keyif... denk olsa.
gün içinde mesela...
küçücük gitmeler yapabilsek.

ne mümkün.
sabah 9, akşam 18
sonra başka mecburiyetler
sıkışıp kaldık.
sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
bu kadar ağır olmamalı.

hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
ne saçma...
bahar mıdır bizi bu hale getiren?
galiba.

ben her bahar aşık olmam ama
her bahar gitmek isterim.
gittiğim olmadı hiç,
ama olsun... istemek de güzel.. 

Çok Yorgunum

Bu vadideki karanlığı 
ve büyük soğuğu düşün
B. Brecht

Gitmek. Bir hançeri inceltip
Okyanusa daldırmak isteği
Ya da düşebilmek atlasların
Dışına ki ey kalbim
Yalnızsın bu yolculukta da

Gitmek. O kaos duygusu, aklın
Sarsıntılarla yorgun düşüşü
Bilincin kamaşması belki de.
Rehin bırakılacak bir şey yok
Unuttuklarından başka.

Gitmek. Bir büyü gibi saran
Ağrılar yumağı, kışkırtılmış
Düşlerdir ki sen şimdi
Esirgeme kendini kalbim
Kederin o derin yalnızlığından

2 Temmuz 2010

Bugün Hangi Şarkıyı Mırıldansam?

Türkçe şarkılar dinleme gerekliliğim iki dakika mırıldanmak için iki saat düşünüpte türkçe şarkı bulamadığım zaman kafama tak etti. Arşivimden bir şarkı açıyım diyorum gidiyorum rakı ile meze yapılacak şarkılar açıyorum. Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Taş plaktan adını bilmediğim sayılamayacak kadar çok şarkı çıkıyor karşıma. Lan! İçmeden sarhoş olabilecek kapasiteye sahip insanım zaten. Bir de bunları açınca kafa oluyor bi dünya...

Bu açığımı kapayacak, bildiğin su gibi akan melodilerle şarkılarını konuşturan ne var ne var diye düşünürken Göksel'in albümlerine rastladım arşivde. En son 2010 çıkışlı albümü döndür döndür dinliyorum. Dile dolanası, biraz hüzünlü, biraz kıpırtılı şarkı açığını fazlasıyla karşılıyor ''Hayat Rüya Gibi''. Bazı şarkılarda Gülşen Bubikoğlu ve Tarık Akan romantizmi bile yakalayabiliyorsunuz. Ehe. Zaten albümün ilk şarkısı Ah nerede. Bir zamanların sektirmeden türk filmi izleyicisi olduğumdan tevellüt şimdi lafı gelmişken şuraya iki caps iliştirmeden edemem. Tarık Akan romantizmi aşağı yukarı şöyle bir şey oluyor zaten. Kaldı mı bunlardan şimdi.




Velhasılı kelam insan sadece mutluyken şarkı söylemiyor, mutsuzken bir açıkları kapatma çabasına giriyor. Hatta baya oynak bir şarkıdan oturup dinlesen ağlanacak melodiler çıkartıyor. Mevcut ağlak şarkılar varken ne diye piç edelim şarkıları değil mi? Hasretinle yandı gönlüm'ü dinleyin mesela çok meraklıysanız ağlak, muğlak şarkılara. Sonra ''ölsem de bir kalsam da bir dinleyin''. Albümü atlamadan dinleyebilirsiniz. Göksel'e eşlik edin falan ne biliyim. Hatta Palavra'yı birlikte söyleyebileceğiniz birini bulursanız x ft. y bile yapabilir, harikalar yaratabilirsiniz. Bu arada Teoman yine yatak odası sesiyle şarkıya katkı sağlamış. Olmuş ama. 

Şu iğrenç hava şartlarında (kapalı hava ve nemden oluşan) belleğimde güzel çağrışımlar yaptırdığı için Göksel'e diyorum ki: büyüksün. Öhöm. Sizlere de bir güzellik yapıp tüm şarkıları upload ettim. Afiyetler olsun.





1 Temmuz 2010

Vzzzttt, czzzttt

Dışarı çıkma meraklısı bir insan olduğum hiç ama hiç söylenemez. Versinler kitabımı, müziğimi, filmimi sonra nadasa bıraksınlar beni, yeşeririm bile. Bu yeşillik doğa yeşilliği olmaz haliyle, olsa olsa hastalık yeşili olur. Hastalık yeşili de hani şu Tom ve Jerry'de Tom'un renkten renge girdiği bölümler oluyordu ya onlardan işte. Hasta oluyordu bu. Mor, yeşil oluyordu falan. Bana güzel geliyor bu renk değişimleri. Hastalığı, sıkıntıyı da renklerle ifade etmek acayip güzel. Afferin lan iyi düşünmüşler bu güzellemeyi. Neyse.

Yalnızken yalnızlığı anlayamamak diye bir şeyin olduğunu bile topluluğa çıkınca anlıyorsun. İşte o pis koyuyor bana. Bir durumun varlığını hissetmek için, hatta yüze çarpan etkilerini yaşamak için minimum bir kişiye ihtiyaç duyuluyor, yalnız bir süre sonra bunları hissetmek için başka birilerine ihtiyaç duymamak gibi bir savunma sistemi geliştiriyor vicut. Yalnızlığı tüm hatlarıyla ceza sahasına aldığınızın resmidir bu. Defans iş görmüyor tabii. Hay ben böyle kadroyla maç yapan bünyenin... Kendi kendine konuştuğunda, bir yerden gelen sese garip cevaplar verdiğinde o savunma mekanizması devreye giriyor. Savunma mekanizması diyorum ama sırf birilerine olan ihtiyacı sıfıra indirmek için geliştirilen bir şey bu. Yoksa buna karşı oynu alıyorsun belki ama yalnızlık ebeni sikecek haberin yok!
Mağlubiyetinin kokusunu burdan alabilirsin, yalnızken yalnız olduğunun farkına vardıran anlar sıklaşmışsa iyice... Bi değişik his yaratıyor ama. Ben misal, farklı şeylerden zevk alır hale geldim, yaratıcılık acayip seviyelere ulaştı falan. Daha çok şeyi merak ediyorum, kafa devamlı işler halde ya.

Öyle bir durumla karşılaştım ki hayatta başka bir insan yanımda olsaydı birazdan anlatacağım şekliyle durumu okuyor olmazdınız:

Masamda oturmuş hiperbolün doğrultmanını bir türlü doğrultamazken yukardan toplu iğnenin ucu kadar(ahaha buna gülüyorum her seferinde, ama gerçekten o boyuttaydı) bir örümcek indi kağıdımın üstüne. Hani tehlikeyle karşılaşınca atlayan örümcekler var ya onlardandı bu da. Sarı gibi. O kadar küçüktü ki renkli olduğunu yazınca bir garip geldi şimdi. Neyse. Oynadım bunla bir süre, önüne parmağımı koyunca atlıyordu ha bire. Hahah. Sonra birden örümceklerin 8 bacağı olduğu gerçeğine yabancılaştım. Kaç tane bacağı var lan bunların? diye sordum sesli biçimde. Cevap veren yok. Sayıyım dedim, meret kıpraşmadan durmadı ki bir sayıyım. Zaten zor görünüyor. Nereye sayacaksın! Bir anda parmağım örümceğin üstüne gitti. Vallahi istemeden oldu, aklımsıra elimde tutup saymak istiyordum sanırım. Ne olacak olan oldu, örümceğin sağ taraftaki 3 bacağı koptu:( Ama örümcek it ayağı gibi dolanmaya devam etti. Sağda kalan tek bacağı ve soldaki 4 bacakla birlikte. O 3 bacakta bir süre hareket etti zaten. Emri hangi beyin gangliyonundan aldıysa. Normali bu zaten. Kafası kesilen tavuğun koşarak uzaklaşması gibi bir şey bu da. Minimal boyutlarda da mümkün yani. Bak şu beynin işine. Neyse zaten üzülecek yer arıyorum, beyin bir şeyleri bir şeylerle ilişkilendirmek için en uygun anı kolluyor. Sen git 5 bacakla hayatını sürdürmeye çalışan örümceği dram konusu yap! Bir yandan da kopmuş 3 bacağın hareketinde hayata dair ilişkilendirmeler ara... Şu an bunun üstüne açılımlar yapmak istemiyorum, zaten vaziyet çığırından çıktı. Bir de örümcek bacağı üstüne hayat ilişkilendirmesini ne benim anlatacak mecalim var ne de bunu kaldırabilecek insan olduğunu düşünüyorum. Vaziyet bildirdim, gidiyorum sayın.

Ve 3 bacak kısa bir süre sonra hareket etmeyi bıraktı. Pes.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...