29 Ağustos 2010

Frankie And Johnny




Bilmediğiniz türden Amerikan romance (Aromance diyorum ben) filmidir. Al Pacino'yu bir de aşkın büyülediği gözlerle bayık bayık bakarken izleyip ses tonunu bir de aşk ile dinginleşmiş haliyle dinleyin. Ben O'nun sesi konusunda tarafsız davranamam... Her repliğiyle kendine hayran bıraktırıyor beni.
Al Pacino ile Michelle Phiffer'ın ikinci kez birlikte rol aldıkları film bu. 1991 yapımı olan filmin öncesinde de Scarface'te rol almışlardı. İyi ki tekrar bir araya gelmişler diyeceksiniz.


Johnny* hapisten henüz çıkmış ve hayata yeniden başlamak için bir Yunan lokantasına aşçı olarak işe girmiştir. Bilin bakalım bu lokantada kim vardır? Hemen deyivereyim, Frankie*. Johnny, Frankie ile karşılaştığı ilk andan itibaren izlediğim en gerçek, en doğal, en çekilebilir kur yapan kişi olarak Frankie'nin etrafında pervane olur.  Frankie and Johnny adında bir şarkının olması Johnny'nin Frankie ile muhteşem bir çift olduklarını(olacaklarını), birbirleri için yaratıldıklarını Frankie'ye inandırma aşamasındaki ilk hamlede epey yardımcı olacaktır. Hoştu bu kısımda yaşanan diyaloglar..


Doğal bir süreç izleyeceksiniz bu filmde. Johnny'nin arsız ısrarları, aşka olan inancı; Frankie'nin umutsuzluğu, hayal kırıklığı, korkuları üzerine gelişen yaşadıkları... Özünde kaçan kovalanan bir ilişki seyri var, ama herhangi bir aşk filmindeki pseudo romantiklikten uzakta, samimi bir ilişki anlatımını daha ilk dakikadan fark edeceksiniz. İlk izleyişimin üstünden kaç yıl geçti bilmiyorum, izlemeye rutin süreçlerle devam ettiğimden her izleyişimde başka ayrıntısına odaklanıyorum.

İçerisinde muhteşem bir diş fırçalama sahnesini barındırması bile yetiyor filme hayran kalmama.. Filler güneşe bakar, gün gülümseyen suratlara doğar.. Ve işte o sahne..



25 Ağustos 2010

İşaretler

Dali'nin kelebeklerinden bahsederken bugün kafamın etrafında dolanan bu koca kelebek de neyin nesi oluyordu?







Bir süre terk etmedi beni... Poz verdi falan. Kanatlarını çırptığında alttaki farklı rengin görüntüsü muazzamdı. Nar çiçeği ve siyah renklerde. Biraz yakaladım burda.

Daha önceleri de evimizin bir yerinde peydah olan karıncaları besleme yoluna gitmiştim. Onların da Dali'nin karıncalarından eksik kalır yanı yok.




Geçenlerde hiç görmediğim bir yeşillikte çekirge de gelmişti. Yalnız çok hareketli bir yaratık olduğu için fotoğrafını çekemeden sıçrayıp uzaklaştı. Dali'nin hakkı var fotoğrafını çekmek yerine resmini yapıyor. Bir gün belki kolaya kaçmam da o çekirgeyi çizerim... 

Un Chien Andalou




Sürreal düşler gören biriyseniz Endülüs Köpeği size yabancı gelmeyecektir. Luis Buñuel ve Salvador Dali film hakkında,  ''it is about nothing at all'' demişlerse filmin bütününden bir anlam çıkarmakla uğraşmamak gerektiğini düşünebiliriz. Bu, gördüğünüz rüyayı bir başkasına anlattığınızda rüyanızın temasını çıkarmasını istemek gibi bir şey olur. O nedenle her rüya gibi filmde de imgelere odaklanmak gerekmektedir. 


En belirgin imgelerden bazıları oluş sırasına göre şöyle, ayı bıçak gibi kesen buluta ithafen kadının gözünü usturayla keser. Kesici objelere karşı hassasiyetim olmasına rağmen bu sahneyi defalarca izlemiş olduğuma şaşırıyorum hâlâ.. 


Bunuel'in kutusu denilen o meşhur kutu var bir de. Adam hemşire giysileri içinde bisiklet sürüyor ve bu kutuyu taşıyor. Ben kalça hareketine odaklanılmış olmasına, adamın kalçasının adeta bir kadının kalçası gibi hareket etmesine takıldım... Kadın- erkek özdeşimi gördüm orda. Okuduğum bazı yazılarda kutuya değişik anlamlar yüklenmiş. Ama kimse gerçek anlamda karşılığı ne bilmiyor. Olasılıklar üstünde konuşuluyor. Elimizdeki en sağlam çıkarım, Freudyen çıkarım. Psikanalistlerin işi... Ya da gerçekten hiçbir şeydir. Hiççiliğim tuttu. 


Yaranın içinden çıkan karıncalar... Salvador Dali resimlerinde sinekleri, karıncaları, kelebekleri, çekirgeleri.. vs kullanmayı seven bir ressam malumunuz. Yaranın içinden karınca çıkması kısmı kesinlikle Salvador Dali'nin rüyasıdır diyorum ben. Herkesin ne ile ilişkilendirdiği çok da mühim değil. Fikir enteresan... Ben kalkar şöyle bir yorum yapabilirim yani: Dali'nin Nar sembolünün kadının doğurganlığını temsil ettiği ve narın üstünde uçuşan sinekli bir tablosu var. O tabloyu anımsadım o sahneyi görünce. Şimdi sinekle karınca bir değil karıncanın üretmek gibi bir işlevi var. Yaradan cerahat çıkar, içi çürütür, fakat karıncalar içte daha çok bir şeyler yaratıyormuş gibi geldi bana... AMA şayet o delik bir vajina sembolüyse üzerindeki karıncalar sırf kıl etkisi yaratsın diye ordadır. Belki de hiç yok üretkenlikti, yok yaratıydı falan hiç uğraşmaya gerek yok... Mümkün. Kendi teorilerimize kalacağız her halükarda.


Kesik el, piyano içinden çıkan ölü eşek, sürüklenen din adamları... Çağrışıma, bağdaşıma fazlasıyla açık sembollerdir. Dali-Freud ilişkisiyle bile içinden çıkılmaz. Belki de biz nedensellik aranmayacak şeyde neden arıyoruz... 




Filmle özdeşleştirebileceğimiz birkaç Dali tablosu... Kelebek görüntüsünün de benzer bir Dali rüyası olacağını düşünüyorum. 










Dali'nin resimlerindeki Freud etkileşimlerini bildiğimizden çıkarımları da onun üstünden yorumlamak doğru olabilir. Hepsinde bir nedensellik arayacak olsak işin içinden çıkamayız. Eee Dali de küllerinden doğup bizi aydınlatmayacağına göre... 





Birazdan görecekleriniz usturanın keskinliğindeki gözü pekliğin birer nişanesi görüntülerdir. Rüyayı görenin izleyicilere verdiği bir çeşit göz dağı. 







FIN

Filmden esinlenerek yapılmış PIXIES şarkısı da mevcut. Debaser:


5 Ağustos 2010

Sadece Dans mı Dersiniz?



Böylesi güzel sahneleri gördüğünde insan özdeşleştiriyor ya kendini... Bir anda dans pistinin ortasında salındığını, başka dünyalarda olduğunu HAYAL ETMEK diye bir şey var. Scent of a woman, Al Pacino'nun ilahlaştığı filmlerden sadece biri. Ve bu sahne, içimdeki dans etme isteğini coşturuyor. Bir gün 'anne ben tango kursuna yazıldım, ola' diye annemin karşısına çıkarsam bu tango sahnelerini habire izlemem sebebiyle olur. Al Pacino da tek suçlusudur...

Ayrıca hangi filmde ne kadar tango sahnesi varsa arşivleyip hayran hayran izlemek gibi bir de planım var. Çok zor olacak...

2 Ağustos 2010

Addictive Personality


Akıl, vahşete susamıştır. Kaos içindeki beyin her saniye yeni düşüncelerin kanını içer, onların içlerini boşaltır. Akıl, şeytanın orospusu'dur. Akıl başta olamayacak kadar uçarı bir şeydir. Vahşetini ayakları yere basarken değil de gökyüzündeyken gerçekleştirmeyi yeğlemiştir. 

-Akıl, ağzında vahşetinin cesediyle beslenmeyi umarken şehvet, mahremiyet, kaçınma, cüretkârlık, ağırlık, hafiflik denilen olguların gölgesinde aklının vahşetine yataklık ettiğini nerden bilebilirdi...
- Nereden bilebilirdik?
Akıllarımız bize kendi vahşetini taşıtmayı biliyor. Bizlerin olmazsa olmazı bu mudur? 
-akıl vahşete (hem de içten içe), kimi insanlar da vahşete yataklık yapmaya bağımlıdır-
Muss es sein? (Şart mı?)
Es muss sein! (Şart!)

Léo Ferré - Muss es sein es muss sein
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...