24 Aralık 2011

Neyin Kafasını Yaşamıyoruz?



noel haftasına girdiğimiz şu elemli günlerde herkes ayrı bir alem. gündemlerini twitter'daki tt olan başlıklara göre belirleyen bir insan güruhu görüyorum. nerede trend olan bir konu var onun üstüne atlayan hiçbir zaman kendilerine ait bir gündemi olmayan insanlar var. benden hepsine birer viski. akıl sağlıklarına içiyoruz hepsinin, çünkü çok korkuyorum lan, ilerideki haliniz ne olacak? yalnız kaldığınızda kendinize ait düşünceleriniz olmayınca ne yapacaksınız? her birinizi omuzlarınızdan tutup silkelemek istiyorum. ha diyorsanız ki mayalar'ın kehanetinden öteye yol gitmez, ulan her şekilde bokun içindesiniz. öyleyse ne işiniz var olduğunuz yerlerde. çıkın yaşayın lan!

en büyük sorunumuz yaşamak! her gün kalkıp sabah çişini yapmayı yaşamak mı sanıyorsunuz siz. haftada üç kez de olsa mesanenize farklı bir şey yaptırın o bile bir şeydir. ananızın karnından kodlanmış olarak çıktınız sanki. bir de yok efenim ilerde robotlar türeyecek falan diyorsanız. bir siktirin allaseniz. sizden ala robot mu olur?

ben aha şu resimde gördüğünüz kadın gibi delilikle sarılmış halde dünyanın penceresinden ayaklarımı çıkardım, avaz avaz bağırıyorum. önüme çıkan herkese ''yaşayın'' diyorum. yüzüme atılan anlamsız bakışların sırrını o dakka çözüyorum da yine de inanmaya çalışıyorum bir şeyleri değiştireceğime. şartlar yaşamaya elverişli değilse düşünmeye de mi elverişli değil ha? ben bu deli halimle dünyadan ayaklarımı çıkardım lan, size ne oluyor? akıllı geçiniyorsunuz o kadar, ben ayaklarımı attım dışarı sen götünü çıkar. mesel a diyelim.

sivit jisıs doğmuş da biz ölecez lan! bu neyin kutlaması. vallahi kimse kusura bakmasın yaşamak nedir bilmezken ben birisinin doğumunu kutlayamam. isterse anası-babası-kutsal ruhu gelsin.

bu yılın bitimini geçen sene olduğu gibi samsun'da geçireceğim. geçen yılki evimde bulduğum çam ağacını çok ironik bulmuştum. ışıkları falan vardı. çok karanlık geçen yıllarıma inat yanıp sönen ışıkları vardı. kardeşim adam etti ağacı, üzerindeki toz katmanından arındırdı. süslerini taktı falan. her şeyin bir oluru var öyle ya, çam gördün mü süsleyeceksin. eğlenceli oluyor da sahi. ben çok sevmiştim her ne kadar noeli temsil eden bir objeyi ben hayatımın pek acayip kısmına atfen evimde bulduğuma inansam da. niyet-kismet meselesi anacım bunlar. ışıklandırmalar falan hoş, bir noel ruhu geyiği var o da iyi ama benim takıldığım nokta bambaşka.

çam deyince ''ananın amına çam dikerim!'' sözünü akla getiren bir milletin çam ağacı süslemesi çok acayibime gidiyor lan.
saatler öğleden sonrayı gösterirken ben viskimi yudumlayıp bambaşka kafalar yaşıyorum bugünlerde. sizi bilemiycem, öyle çamdır yarmadır hiç uğraşamıycam. ancak noel'in ekonomiyi canlandırması bir yana ben en çok şu iç çamaşırı hediye etme kısmını seviyorum. bana öyle şeylerle gelin gelecekseniz. bir viski yanında da şöyle bir şey iyi olur. maksat ekonomiyi yine canlı tutmak. hah. yersen.


Farklı ruh hallerine bürünmek istiyorsanız, bunu da dinleyin. koşun, dans edin ne biliyim! bir şeyler yapın! 



4 Ekim 2011

The Cat With Hands

Vahşet sergisi'ne yakışan cinsten bir kısa film. Filmin yönetmeni, Robert Morgan, çocukken canavarlara, köpek balıklarına, böceklere falan takıntılı hale gelmiş. Böyle bir çocukluktan huzurlu kısa filmler çıkması beklenemezdi değil mi ama. Kedilere bakışım çocukken çok değişikti zaten, bu filmle birlikte çok daha değişik ve garip bir hal aldı. Şunu da belirtmeliyim ben daha çocukken bana anlatılan bir hikaye bu kısa filmin konusuna yakın benzerlikteydi. Bizim mahallede yaşayan bir kadının kedi kılığına girebildiğinden bahsedilirdi. Kedi kılığına girerek kötülük yaptığını duymuştum. Ben de kadın hakkında türlü fantazyalar geliştirerek gerçek bir canavar yaratmıştım kafamda. Kadının evinin önünden geçerken eve odaklanmış şekilde yürürdüm. karşılaştığım tesadüfler yok devenin nalı şeklinde hayret nidaları kopartmıştı zihnimde. Her nasılsa evine her baktığımda siyah bir kedi ile göz göze gelirdim. Bir keresinde ise kedi bir anda yok oldu ve kadın çıkageldi! Yaşadığım şeyin vücuduma nasıl adrenalin pompaladığını tahmin edemezsiniz. O anda kadına dair uydurduğum şeyleri düşünürken böyle bir şeyle karşı karşıya kalmam doğa üstü olaylar gelişmesini isteyen zihnim için acayip bir malzemeydi. O anda mantıklı düşünemeyecek kadar adrenalin salınmıştı vücuduma. Kadının hiç konuştuğunu görmemiştim. Belki normal insan tıynetinde bazı hareketler yapsa kafamdan silinecekti o an için her şey, ama yok! Kadını kara bir kediyle özdeşleştirmiştim. Sonradan sonraya hayal gücümle savaşan gerçek algısı kafamda yarattığım fantastik dünyanın yıkılmasını sağladı. Yok ettiğim söylenemez elbette, daha farklı biçimde çalışıyor şimdi beynimin o kısmı. Şimdi düşününce Robert Morgan'dan eksik kalır yanım yokmuş. Kısa film ne ki uzun metrajlı korku filmi bile çıkabilirmiş bu hikayemden. Daha ayrıntıları bile anlatmadım yani düşünün. -Usta bunun beyni yanmış ya...

27 Ağustos 2011

Ağır Roman

 Ağır spoiler içerir. 


Önce şunu bir izleyin.


rakıdan bir yudum almış kadar oldunuz mu? rahatlayın önce bi. çok ayık bir kafayla izlenmemeli bu film. izlenen her sahneyi seyirciye adeta yaşattıran kallavi bir gerçeklik var çünkü bu filmde. ve bu gerçeklik karşısında kusma isteği duyabilirsiniz. bu filmin bende uyandırdığı hislerin dışa vurumu böyle oldu. belli mi olur belki siz de... çok ayık olmamak gerek diyorum, çünkü önce gerçekliğin etkisiyle kusacağınıza evvela alkolün etkisiyle kusun. rahatlarsınız. ama şunu da belirteyim, ayık kafayla izleyebilecek kadar gerçeğe-kötülüğe katlanabilirseniz derinden sarsılmaya hazır olun. ilk izleyişimde çok ayıktım. yaşadım hepsini.

''insanlar kötü'' diye bas bas bağıran bir film bu. hepsini silip atma ama! diye de kulağını çekiyor seyircinin. kötülükleri gözümüze sokuyor ki aralarındaki iyiliği, naifliği görelim diye. kolera sokağı'ndaki evlerin arasına asılmış çamaşırlar görürsünüz tıpkı mahallenin sakinlerinin perişanlığı gibidir o görüntü. çöplük gibi insanları görürsünüz, darbuka sesinin müdavimlerini görürsünüz, kan görürsünüz, şarap görürsünüz, sis görürsünüz, esrar dumanı görürsünüz... neyi göremezsiniz biliyor musunuz; yalanı. iyinin de kötünün de en sahicisi buradadır.

çok sahici be! ağıtın da en sahicisini yakmışlar zaten.



filmin imzası da bu:



21 Ağustos 2011

The Alphabet

Orijinal halinden ayrı olarak silinmiş sahneleriyle birlikte adeta trilogy olmuş David Lynch psikopatlığıdır. Alfabeyi yeniden öğretti adam bize. Filmde cinsel ögeler kullanıldığını zannediyorum, o kübist suratı oluştururken penis ve testis figürleri kullanmış olabilir mi? Bir tek ben öyle görüyorsam, freudyen sonuçlar çıkarmayınız lütfen, çok rica ederim. Sanat eseri dediğin rahatsız edici olmalıdır, bu film de beni ziyadesiyle rahatsız ediyor. Rahatsız olmaya hazır olun. Peggy Lynch'i de rahatsız edici görüntüsünden dolayı tebrik ediyorum.





20 Ağustos 2011

Surreality



Kısa filmler izlemeye devam ediyorum. Her kısa filmi yoğun olarak takip edemediğimden ara ara bir şeyler araştırıyorum. Sürrealizm başlığı altında bir şeyler okurken karşıma çıkanlar da epey doyurucu oluyor. Sürrealizm insan psikolojisi ile en alakalı akımdır bana göre. Gerek resim gerekse sinema alanında verilmiş tüm örnekler bunun birer ispatıdır.
Film hakkında konuşalım:
Gün içinde rüya gördüğümüz oluyor ya(?) bu film de aynı o şekilde ilerliyor. Serbest çağrışım türünde rüyalar görürüm ben. Bir gün rüyalarımın resmini yapmayı başarırsam pekçok sürreal tablom olacağından şüphem yok.

Filmin en çok hoşuma giden yeri adamın teknolojik aletleri kusması oldu. Muhteşem bir şey ya! Ben bunun tam tersini hayal ediyorum gün içinde, hani otobüslerde falan sürekli ve yüksek sesle telefonla konuşanlar var ya, hah işte onlar benim filmimin baş karakterleri. Ellerindeki telefonları boğazından içeri sokmak istiyorum. Arz ederim.

Deus Ex Machina



Lost izleyenler Deus ex machina deyimine yabancı değillerdir. Lost'un 01x19 bölümünün ismiydi aynı zamanda. Lost'u 2 sezon izleyip bıraktığım ve tüm diziye ait inanılmaz spoiler yemiş biri olarak hala bir gün tüm Lost bölümlerini izleyebileceğimi düşünüyorum. Bu bölümü hatırlayacak olursak, olay döngüsü John Locke üzerinde yoğunlaşmıştı. Bölüm adı ile içeriğinin ne kadar örtüştüğünü Deus ex machina'nın anlamına baktığımızda görüyoruz.


Vikipedia'dan edindiğim bilgiler şöyle:
Deus ex machina (deus ex māchinā, çoğulu deī ex māchinīs) (Okunuşu: deus eks makina); bir kurgu veya dramada beklenmedik, yapay veya imkânsız bir karakter,alet veya olayın senaryo akışı içinde beklenmedik bir yerde aniden ortaya çıkması, örneğin anlatıcının bir anda uyanıp her şeyin rüya olduğunu anlaması veya aniden ortaya çıkan bir meleğin sorunları çözmesi için kullanılan Latince kalıp. Birebir çevirisi "makineden tanrı" olup, antik Yunan tiyatrosunda bir tanrıyı canlandıran karakterin bir vinç (machina) yardımıyla yukarıdan indirilmesi anlamında kullanılmaktaydı.


Antik Yunan döneminde yazılan tiyatro eserlerinde, eser yazarlarının çok sık başvurduğu bir yöntemdir. Hikayenin gidişi öyle karmaşık, içinden çıkılamaz bir hal alır ki, artık yazarın üretebileceği ilginç bir çözüm kalmaz ve sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak da mitolojik tanrılar bir anda ortaya çıkarak olaya müdahale eder; ölmesi gerekeni öldürür, kurtarılması gerekeni kurtarırlar.


Bölümün başında John Locke çalıştığı yerdeki oyuncak fare kapanı hakkında bir şeyler anlatıyor. Burayı özellikle hatırlatıyorum, çünkü kısa filmde anlaşılamayan sesten 3.45'te ''We're all trapped.'' cümlesi çıkıyor. Bu sebeple bir bağlantısı olduğunu düşünmekteyim. Filmdeki o garip sesten çıkanların hepsi anlaşılmıyor, ama filme devam ettiğimizde gösterilen kağıdın üzerinde garip sesin söylediklerinin bir kısmının yazdığını görüyoruz.

'' Sun fallen down billboards leering. Flags dead machine bleeding death''


Kısa filmin görüntü ve ses kalitesini beğendim. Yönetmenin rastgele bir şeyleri ve modern insanın tutsaklığı gibi konuları bir araya getirmesi fazla klişe buldum. Filmdeki piyanodan çok daha fazla etkilendim. Filmin belli bir kurgusu olmasını beklemedim, bu sebeple bende duygusal dalgalanmalar yaratması filmi beğenmem için yeterliydi. Ancak ben siz okuyucuların bu filmden nasıl etkileşimler aldığıyla ilgileniyorum. Değerli yorumlarınızı beklemekteyim.


Son olarak Lost'un Deus ex machina bölümünün final sahnesiyle bitireyim bu yazıyı da.



John Lock'ın performansı inanılmazdı. Ve şu isyanı hatrımdan çıkmadı:

- I've done everything you wanted me to do. So why did you do this to me? 

19 Ağustos 2011

Ağır



Önce bu muhteşem şarkıyla dağılıp sonrasında inadına inadına Ağır Roman'ı izleyeceğim. Bu günlerde her şey ağır gelirken filmin de romanında melodinin de en ağırından zerk etmek gerek bünyeye.

Film ile ilgili yorumlarımı daha sonra paylaşacağım. Boğaza yumruk atan şeylerden bahsetmek yıllar geçse de kolay olmuyor. Ne söylesem yaşadığım duyguyu eksik olarak ifade edecekmiş gibi. Yapabildiğimin en iyisi neymiş ilerleyen zamanlarda göreceğiz.

Hayattaki çoğu şeyi "Ağır"dan almak lazım.

1 Ağustos 2011

Kafan mı iyi?


Güzelliğin ağır oku.
-En asil güzellik türü bizi
birdenbire çarpmaz, fırtınalı ve sarhoş
edici saldırılarda bulunmaz
(böyle bir güzellik kolayca nefret uyandırır); tersine en asil güzellik,
neredeyse farkında olmaksızın
yanımızda taşıdığımız,
ağır ağır içe işleyen ve yine kimi zaman
bir rüyada karşılaştığımız,
ama en sonunda, uzunca bir süre yüreğimize
özenle yerleştirdikten sonra,
gözlerimizi yaşlarla, yüreklerimizi
tutkuyla dolduran türden bir güzelliktir.
- Güzelliği görünce ne için yanıp tutuşuruz? Güzel olmak için: Güzellikle
birikmiş epeyce bir mutluluk/ kısmet olması gerektiğini tasavvur ederiz.
- Ama bu bir yanılgıdır.

Benden felsefeye minimalist ve hatta hoyrat bir yaklaşım:

F. Nietzsche'nin kabul edilegelmiş şeyleri ''hayır, öyle değil!'', ''öyle bir şey asla olmadı, olmayacak!'' çıkışı yaparak yine bir farkındalık yarattığı alıntılarından biri daha. Bu adam gerçek güzelliği görmüş, güzelliğin kendisine hala ve hala mutluluk getirmediğini de vurgulamıştır. Ve Nietzsche, güzelliklerin getirdiklerini de yalanlamıştır. O yok, bu yok, ne var lan it! Kafan mı iyi lan? Sonra sana çok taptıkları güzellikleri gösterip bu da mı yalan lan! diye sormazlar mı?
Niçe! Niçe!
Niye düşünmedin sen bunları!
Aradan  iki yüzyıl geçti, sen ki her şeyi öngörendin? Sonradan anladım ki sen çirkinliğe övgü düzen bir hiççisin. Zamanında çirkinlik, melankoli gibi konularda epey övgü içeren karalamalarını az okumadım. Sana çirkin adam (senin anlattığın şekilde çirkinlik) demeye dilim varmaz da melankolik adam diyebilirim sanırım.

20 Nisan 2011

el Empleo


Herkes çok büyük adam(!) oluyor ya büyüyünce; o adam nasıl olmuş, onları nasıl bir birey haline getirmeye uğraşmışlar ve başarmışlar mı? İşte bu sorular, 38 saniyelik bir kısa filmde yanıt buluyor.

Hikaye basit, büyük adam olmak için bir serüvene atılan biz insancıklar serüvenden döndüğümüzde annemize ''anne ben nesne oldum!'' diyoruz. Ve hikaye bitiyor.

...spoiler...
Filmin sonunda ağlıyoruz. Hadi bakalım.
...spoiler...

Hayat Anomalisi



İstemiyorum ya, yok. Bildiğim tek şey, hayatın akışına dair bir şeyler yapmak istemiyor oluşum. Günlerce evden çıkmayı istememeye ve evde kalmaya devam edersem kendi kendine mutfakta harikalar yaratan biri haline dönmem çok uzak bir gelecek değil. Kimsenin tatmadığı, tadımlık ama sadece bana ait olan şeyler yapıyorum ha bire. Bunun hayatın akışına bir katkısı var mı allasen? Ha, yaşamak için çok elzem olan enerji ihtiyacımı karşılıyorum. Hayatım akıyor ya! Ahh, afedersin. Ailemle bir arada olduğum vakitlerde bir şeyler yapılır ortaya konurdu, yapılan yemeğin lezzeti o yemek ne kadar azsa o kadar çok olurdu. Şimdiyse o kadar tadımlık şeyler yapıyorum ki yemeklerin tadı kalmadı çok lezzetlilikten o derece!  Ayırt edemiyorum tadlarını, yemek yediğim zamanlarda koca kırmızı bir balonun içini suyla doldurma imajının beynimde dolanması neye atıf sizce? İstememek de bir yere kadar. Mecburiyet denen, günlük yaşamın ve hayat akışının dayatmaları '' tek bildiğim şey, istemiyom ben ya!'' diyen benim gibileri sike sike bir şeyler yaptırıyor, gerçek bu.

Tüm gün boyunca; tam zamanlı işim olan plan yapmayı, ama gerçekleştirememeyi müthiş bir performansla tamamlıyorum. Okulumun olduğu günler, ne zaman eve gideceğim diye geri sayım yapıyorum.

Şu merdivenler, okula gitmeme sebebim olabilir. Düz yola bırakın beni, sonsuza kadar yürürüm! Ama merdiven çıkmak zorunda bırakmayın lan beni. Merdivenin basamaklarını tırmanırken soluklanmak için tırabzanlara tutunup kalan merdivenlere hüzünlü gözlerle bakmak istemiyorum. Ne şanslıyım ki okulumun muhteşem bir yeşille kaplanmış sisli dağ tepeleri manzarası var. Yeşilin en çok hangi tonunu bilirsin derseniz, sisli yeşil derim. Bu sene o kadar çok gördüm ki. Biraz bahar istiyorum be çok bir şey mi? Dışarı çıkmıyorsun ki ne baharı? derseniz, belki tüm bu hava anormalleri beni bu hale getirdi. Nerden biliyoruz? Bir de öyle deneyelim. Çiçek gören arı gibi ilk gördüğüm çiçek dolu, yeşilliğe bakmakla oyalanıyorsam bir sorun vardır demektir. Bu bünye doğaya aç. Şimdi bu tespitim teorik olarak doğru, ama günlük güneşlik havalarda da evde yine tam zamanlı işimi icra ediyor oluyordum. Kendimle çelişiyorum dostlar. Söylendiği gibi gerçekten mevsimler mi anormalliğinden mi yoksa hepimiz hayat anomalisinden mi muzdaribiz?

p.s: Fotoğrafı okulumun konuşlandığı dağdan aşağıya inerken çektim. Kimse yürümediği için çöplerle mahvolmamış bir yeşillik ve çiçeklik bulmuş oldum. O ağaçların ardından Robin Hood çıkacakmış gibi gelmişti o an. Hah. Ne orası Sherwood ne de ben Marian Lancaster'ım diye güldüm bakın. 


The Cure - Homesick,  hayat anomalisine yakalanmışlar için çalsın:

19 Nisan 2011

Song to say ...



Orijinalini Serge Gainsbourg'tan dinlediğimde aldığım keyif Brian Molko ve Asia Argento ikilisinin yaşattığı keyiften açık ara önde diyemem. Ha Serge Gainsbourg'un ayrı ayrı hem Brigitte Bardot hem de Jane Birkin ile yapmış oldukları düetler de ziyadesiyle baştan çıkarıcı. Ama bu Brian Molko'nun feminen tarafı yine de şarkının yansıttığı iki cinsiyeti barındıran erotizme engel olmamış. Bu videoda hatta Brian Molko, Argento'nun söyleyeceği kısmı söylüyor. Brian Molko, cinsiyeti değişken yaşayabilen, yaşatabilen bir insan. Kadının söylediği kısmı söyleseydi de fark yaratmazdı, o derece inandırırdı bizi.

Bir de not düşeyim, bu şarkıyı hikayesiyle birlikte Serge Gainsbourg'tan dinlemek için müthiş bir film olan ''serge gainsbourg vie heroique'' güzel bir seyirlik olur efenim.

5 Nisan 2011

Happy Death Day Kurt Cobain!


İyi ki öldün Kurt Cobain! 

''Rest in peace'' diyorlar değil mi? Her nerdeyse huzur içinde olduğunu öngörerek(dileyerek) kullanıyoruz bu kalıbı. Ölmesinin hiçbir sakıncası olmaması gerekiyor öyleyse, huzur içinde olacaksa... Öyle ya. Yaşadığı süre boyunca pek huzur içinde olduğu söylenemeyen biri için ''iyi ki öldün'' demek daha akıllıca sanki. Tüh be! Nasıl ölür bunun gibi bir insan, bir idol, bir ilah! (Ölmeseydi o kadar idol olacak mıydı bakalım) O şekilde bir ölümü hak etmiyordu yakınmalarından, genç yaşta hayatını kaybetti(!) tabirinden acayip şekilde sıkıldım. Ne kaybediyor, efendim? HAYATINI! 
Kurt Cobain, hayatını kaybetti!
Bilmem kaç yıl önce bugün... Bakalım o bir hayat sahibi olduğunu düşünüyor muydu? Hangi hayat? Ben bir hayata sahip olduğumu düşünmüyorum mesela. Bu düşünce iyi veya kötü herhangi bir hayatın iyeliği üzerimde değil demektir. Kurt Cobain'in ölümüne üzülmek ve hayatını kaybetmiş oluşuna üzülmek çok ayrı şeylerdir. Ben kaybettiği bir şey olduğuna inanmıyorum. Özellikle belli toplulukların idolü haline gelmiş isimlerin erken(?) ölmesinin herkesin yararına olacağına inanıyorum. Neden acaba? Bir bakalım, zamanında efsane olmuş gruplarının, 70'lerin, 80'lerin çılgın attıran gruplarının elemanları için bugün ''götünün kılı kadayıf olmuş'' diyen yine aynı çılgınlar değil mi? Yaşlanmalarına rağmen istisnasız tüm hayranlarına eski ateşlemelerini yapan grup veya kişi kaç tane sizce? Bu müzik yapmak denilen şey acayip bir şey, dinamit gibi bence. İlk kıvılcımla ateşlenir önce, sonra bir yol boyunca parlamaya devam eder ve sona geldiğinde boooom! patlar ve söner. Patladıktan sonra ölürse dinleyici belki de ölümsüz kılacak her bir şarkısını. Ya ölmezse? Yine eskiye dönüş olacaktır, iyi zamanları hatırlamak için... En muhteşem parçaları dinlemek eski zamanların ruhunu hissedebilmek için. yeni çıkan albümleri koşa koşa yine alırız, ama misal ''bir ikinci albüm gibi değil'' deriz. Eskiyi, güzeli ararız.Adamları bir nevi yaşarken ölü sayarız şayet eskisi gibi değillerse. 
Çok bencillik edip idolleri ve dinleyicileri gibi kısır bir hayat döngüsü yarattım onlara değil mi? E aileleri yok mu onların? Var tabi sakin ol, aileler kişilere göre farklılık gösterdiğinden hiç girmiycem o konuya. Kurt Cobain'i Courtney Love'ın öldürdüğü üzerine varsayımları göz önünde bulundurursam bunun gibi örnekler için ''ama aileleri üzülüüür!'' diyemiycem. Bilemeyiz yani, susalım. 
KILL YR IDOLS

Adamlar öldü diye neredeyse suçlayacak duruma geliyor millet üzüntüden, niye öldün lan! diyerek... Ne olacaktı ya, yaşasaydı da bir süre sonra senin O'nu öldürmeni mi bekleseydi! Kurt Cobain her şeyi düşünmüş ve All Apologies'i bunun için bırakmıştır işte. Erken gittim, ne desem bilemiyorum, hepinizden özür diliyorum ve hepiniz ibnesiniz olum! diyor kendisi..

29 Mart 2011

Biraz Işık Lütfen?

Dün tüm günü bulutlar ardındaki güneşin gazabıyla, karanlığıyla geçirmiş biri olarak bugün biraz ışık veren şarkılar dinleyeyim dedim. Biri Interpol'den diğeri Archive'den aynı adlı iki parça seçtim. LIGHTS! Güneşin bulut ardındaki ışığından yani gölgesinden bahsediyor bu iki şarkı. Bugün hava aydınlık, ama güneş nedense bulutlar arkasından hiç çıkmamış gibi.

Ruh hali hava değişimlerinden etkilenen, gün içinde canını acıtan onlarca şeyden muzdarip olanlar için yazılmış bir şarkı Archive'in Lights'ı...



It hurts to wake up
It hurts to feel

Interpol'ün lights'ı biraz daha farklı. Video klibi ile çok farklı şeyler hissettirebiliyor. Bir arayış var bu lights'ta da. Yolunu kaybetmişler için sanki. Gerçi hangi yol bizim! Neyse, dinleyelim ve izleyelim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...