27 Ağustos 2011

Ağır Roman

 Ağır spoiler içerir. 


Önce şunu bir izleyin.


rakıdan bir yudum almış kadar oldunuz mu? rahatlayın önce bi. çok ayık bir kafayla izlenmemeli bu film. izlenen her sahneyi seyirciye adeta yaşattıran kallavi bir gerçeklik var çünkü bu filmde. ve bu gerçeklik karşısında kusma isteği duyabilirsiniz. bu filmin bende uyandırdığı hislerin dışa vurumu böyle oldu. belli mi olur belki siz de... çok ayık olmamak gerek diyorum, çünkü önce gerçekliğin etkisiyle kusacağınıza evvela alkolün etkisiyle kusun. rahatlarsınız. ama şunu da belirteyim, ayık kafayla izleyebilecek kadar gerçeğe-kötülüğe katlanabilirseniz derinden sarsılmaya hazır olun. ilk izleyişimde çok ayıktım. yaşadım hepsini.

''insanlar kötü'' diye bas bas bağıran bir film bu. hepsini silip atma ama! diye de kulağını çekiyor seyircinin. kötülükleri gözümüze sokuyor ki aralarındaki iyiliği, naifliği görelim diye. kolera sokağı'ndaki evlerin arasına asılmış çamaşırlar görürsünüz tıpkı mahallenin sakinlerinin perişanlığı gibidir o görüntü. çöplük gibi insanları görürsünüz, darbuka sesinin müdavimlerini görürsünüz, kan görürsünüz, şarap görürsünüz, sis görürsünüz, esrar dumanı görürsünüz... neyi göremezsiniz biliyor musunuz; yalanı. iyinin de kötünün de en sahicisi buradadır.

çok sahici be! ağıtın da en sahicisini yakmışlar zaten.



filmin imzası da bu:



21 Ağustos 2011

The Alphabet

Orijinal halinden ayrı olarak silinmiş sahneleriyle birlikte adeta trilogy olmuş David Lynch psikopatlığıdır. Alfabeyi yeniden öğretti adam bize. Filmde cinsel ögeler kullanıldığını zannediyorum, o kübist suratı oluştururken penis ve testis figürleri kullanmış olabilir mi? Bir tek ben öyle görüyorsam, freudyen sonuçlar çıkarmayınız lütfen, çok rica ederim. Sanat eseri dediğin rahatsız edici olmalıdır, bu film de beni ziyadesiyle rahatsız ediyor. Rahatsız olmaya hazır olun. Peggy Lynch'i de rahatsız edici görüntüsünden dolayı tebrik ediyorum.





20 Ağustos 2011

Surreality



Kısa filmler izlemeye devam ediyorum. Her kısa filmi yoğun olarak takip edemediğimden ara ara bir şeyler araştırıyorum. Sürrealizm başlığı altında bir şeyler okurken karşıma çıkanlar da epey doyurucu oluyor. Sürrealizm insan psikolojisi ile en alakalı akımdır bana göre. Gerek resim gerekse sinema alanında verilmiş tüm örnekler bunun birer ispatıdır.
Film hakkında konuşalım:
Gün içinde rüya gördüğümüz oluyor ya(?) bu film de aynı o şekilde ilerliyor. Serbest çağrışım türünde rüyalar görürüm ben. Bir gün rüyalarımın resmini yapmayı başarırsam pekçok sürreal tablom olacağından şüphem yok.

Filmin en çok hoşuma giden yeri adamın teknolojik aletleri kusması oldu. Muhteşem bir şey ya! Ben bunun tam tersini hayal ediyorum gün içinde, hani otobüslerde falan sürekli ve yüksek sesle telefonla konuşanlar var ya, hah işte onlar benim filmimin baş karakterleri. Ellerindeki telefonları boğazından içeri sokmak istiyorum. Arz ederim.

Deus Ex Machina



Lost izleyenler Deus ex machina deyimine yabancı değillerdir. Lost'un 01x19 bölümünün ismiydi aynı zamanda. Lost'u 2 sezon izleyip bıraktığım ve tüm diziye ait inanılmaz spoiler yemiş biri olarak hala bir gün tüm Lost bölümlerini izleyebileceğimi düşünüyorum. Bu bölümü hatırlayacak olursak, olay döngüsü John Locke üzerinde yoğunlaşmıştı. Bölüm adı ile içeriğinin ne kadar örtüştüğünü Deus ex machina'nın anlamına baktığımızda görüyoruz.


Vikipedia'dan edindiğim bilgiler şöyle:
Deus ex machina (deus ex māchinā, çoğulu deī ex māchinīs) (Okunuşu: deus eks makina); bir kurgu veya dramada beklenmedik, yapay veya imkânsız bir karakter,alet veya olayın senaryo akışı içinde beklenmedik bir yerde aniden ortaya çıkması, örneğin anlatıcının bir anda uyanıp her şeyin rüya olduğunu anlaması veya aniden ortaya çıkan bir meleğin sorunları çözmesi için kullanılan Latince kalıp. Birebir çevirisi "makineden tanrı" olup, antik Yunan tiyatrosunda bir tanrıyı canlandıran karakterin bir vinç (machina) yardımıyla yukarıdan indirilmesi anlamında kullanılmaktaydı.


Antik Yunan döneminde yazılan tiyatro eserlerinde, eser yazarlarının çok sık başvurduğu bir yöntemdir. Hikayenin gidişi öyle karmaşık, içinden çıkılamaz bir hal alır ki, artık yazarın üretebileceği ilginç bir çözüm kalmaz ve sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak da mitolojik tanrılar bir anda ortaya çıkarak olaya müdahale eder; ölmesi gerekeni öldürür, kurtarılması gerekeni kurtarırlar.


Bölümün başında John Locke çalıştığı yerdeki oyuncak fare kapanı hakkında bir şeyler anlatıyor. Burayı özellikle hatırlatıyorum, çünkü kısa filmde anlaşılamayan sesten 3.45'te ''We're all trapped.'' cümlesi çıkıyor. Bu sebeple bir bağlantısı olduğunu düşünmekteyim. Filmdeki o garip sesten çıkanların hepsi anlaşılmıyor, ama filme devam ettiğimizde gösterilen kağıdın üzerinde garip sesin söylediklerinin bir kısmının yazdığını görüyoruz.

'' Sun fallen down billboards leering. Flags dead machine bleeding death''


Kısa filmin görüntü ve ses kalitesini beğendim. Yönetmenin rastgele bir şeyleri ve modern insanın tutsaklığı gibi konuları bir araya getirmesi fazla klişe buldum. Filmdeki piyanodan çok daha fazla etkilendim. Filmin belli bir kurgusu olmasını beklemedim, bu sebeple bende duygusal dalgalanmalar yaratması filmi beğenmem için yeterliydi. Ancak ben siz okuyucuların bu filmden nasıl etkileşimler aldığıyla ilgileniyorum. Değerli yorumlarınızı beklemekteyim.


Son olarak Lost'un Deus ex machina bölümünün final sahnesiyle bitireyim bu yazıyı da.



John Lock'ın performansı inanılmazdı. Ve şu isyanı hatrımdan çıkmadı:

- I've done everything you wanted me to do. So why did you do this to me? 

19 Ağustos 2011

Ağır



Önce bu muhteşem şarkıyla dağılıp sonrasında inadına inadına Ağır Roman'ı izleyeceğim. Bu günlerde her şey ağır gelirken filmin de romanında melodinin de en ağırından zerk etmek gerek bünyeye.

Film ile ilgili yorumlarımı daha sonra paylaşacağım. Boğaza yumruk atan şeylerden bahsetmek yıllar geçse de kolay olmuyor. Ne söylesem yaşadığım duyguyu eksik olarak ifade edecekmiş gibi. Yapabildiğimin en iyisi neymiş ilerleyen zamanlarda göreceğiz.

Hayattaki çoğu şeyi "Ağır"dan almak lazım.

1 Ağustos 2011

Kafan mı iyi?


Güzelliğin ağır oku.
-En asil güzellik türü bizi
birdenbire çarpmaz, fırtınalı ve sarhoş
edici saldırılarda bulunmaz
(böyle bir güzellik kolayca nefret uyandırır); tersine en asil güzellik,
neredeyse farkında olmaksızın
yanımızda taşıdığımız,
ağır ağır içe işleyen ve yine kimi zaman
bir rüyada karşılaştığımız,
ama en sonunda, uzunca bir süre yüreğimize
özenle yerleştirdikten sonra,
gözlerimizi yaşlarla, yüreklerimizi
tutkuyla dolduran türden bir güzelliktir.
- Güzelliği görünce ne için yanıp tutuşuruz? Güzel olmak için: Güzellikle
birikmiş epeyce bir mutluluk/ kısmet olması gerektiğini tasavvur ederiz.
- Ama bu bir yanılgıdır.

Benden felsefeye minimalist ve hatta hoyrat bir yaklaşım:

F. Nietzsche'nin kabul edilegelmiş şeyleri ''hayır, öyle değil!'', ''öyle bir şey asla olmadı, olmayacak!'' çıkışı yaparak yine bir farkındalık yarattığı alıntılarından biri daha. Bu adam gerçek güzelliği görmüş, güzelliğin kendisine hala ve hala mutluluk getirmediğini de vurgulamıştır. Ve Nietzsche, güzelliklerin getirdiklerini de yalanlamıştır. O yok, bu yok, ne var lan it! Kafan mı iyi lan? Sonra sana çok taptıkları güzellikleri gösterip bu da mı yalan lan! diye sormazlar mı?
Niçe! Niçe!
Niye düşünmedin sen bunları!
Aradan  iki yüzyıl geçti, sen ki her şeyi öngörendin? Sonradan anladım ki sen çirkinliğe övgü düzen bir hiççisin. Zamanında çirkinlik, melankoli gibi konularda epey övgü içeren karalamalarını az okumadım. Sana çirkin adam (senin anlattığın şekilde çirkinlik) demeye dilim varmaz da melankolik adam diyebilirim sanırım.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...