8 Mart 2012

Gölge

Gecede gölgeler olmasa aslında geceden korkmazdım. Bugün kendi gölgemden korktuğum için fark ettim bunu. Gece, safi karanlık olsa, yani içinde en ufak bir ışık huzmesi bulunmasa... Tepemdeki on farklı yerden gelen sokak lambası, tabela ışığı vs. bir o kadar farklı açıda gölgemin olmasına sebebiyet verdiği için gölgelerim tarafından kuşatılmış olma fikri o an dehşete kapılmama neden oldu.

Issız sokaklarda takip ediliyor olma hissinden çok ıssız sokaklarda benden bir parça olarak algıladığım gölgeler tarafından kuşatılmış olma fikri korkuttu beni. Kaçamazsın gölgenden! Düşünsene ayağından sana bağlılar! Red Kit bile o an aklıma gelmedi, ben sadece o anda beliren psikolojik gerilim tarzındaki kurgumun cümleye nasıl döküleceğini düşünmekle meşguldüm. Buraya notum olsun, atmospheretic ve gölge savaşları. Hah. Hayır, zamanında He-Man izlemiş olmam bu tip kurgular ortaya çıkarmama sebep olmadı. Yahu, He-Man'den bahsetmişken söylemeden edemeyeceğim, küt sarı saçlı kahraman mı olur ya! Nasıl yemişiz çocuk halimizle. Ama yine de,

                                   GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA!

5 Mart 2012

Hayat

Taamuden adam öldürmek sucunun bas sorumlusudur. Herkesin ölümunden sorumlu tek bir sey vardir... Hayat, avının canını alacagi güne kadar pusuya yatmış bekler bir kosede. Doğumdan ölüme kadar "hayat" bizimledir bu sebeple. Sadece ölümümüzü bekler. Baska bir mana aramayın hayatta. Hata edersiniz.

3 Mart 2012

El Héroe



Uzunca bir aradan sonra sevdiğim kısa filmleri eklemeye devam ediyorum. Bu filmi izledikten sonra sizin düşüneceklerinizi parselledim demektir. Zaten izlemeden evvel metro beklerken en az bir kere o karanlık raylara bakıp türlü felaket senaryoları aklınızdan geçiyordu. Felaket senaryolarınız metrodan evvel birer vagon olup ardı sıra o raylardan geçmiyorsa aynı dili konuşmuyoruz demektir.

Merhaba Dünya, ben hiç'im.

Kalıntı

''Hayatta birtakım hedeflere saplanmak, kendini zincire vurmaktır. Mutluluğun var olmadığını, cennetin var olmadığını, kazanılacak ya da kaybedilecek hiçbirşey olmadığını ve hiçbir şeyin özünün değiştirilemeyeceğini anlamak gerekir ve bundan sonra insana sadece ümitsizliğin kaldığına inanmak, bir kere daha yanılmaktır, çünkü ümitsizlik de yanılsamadır.''

1 Mart 2012

Nankörlük Üstüne



insanlığın beş duyusu değil beş özrü vardır: `bencillik`, nankörlük, kibirlilik, cahillik ve fanilik. nankörlük, ruhun körelmesidir. ruh, safi duyarlılıktır dokunulup kirletilmediğinde. ruh köreldiği vakit iyi ve kötü ayırt edilemez. ruhu körelmiş insanlarla yaşıyorum ben. yaşadım.
iyi ve kötüyü görmek ile iyi ve kötüye bakmanın arasındaki farkı bilmeyen insanların arasından geçtim ben. gün geliyor alıyordum içlerinden birini karşıma. oturtuyordum karşımdaki bir yüksekliğe ve önlerinde diz çöküp başlıyordum an-latmaya, aç-ıklamaya.
neyi?
dünyaya açılan gözlerinle sadece bakarsın, oysa ruhundur gören. köreltme ruhunu.
cümlemi bitirirken yükseklikteki andaşıma baktım. beni görmüyor gibiydi. kurduğum cümleler duvara karşı kurulmuşçasına yankı yaptılar. son cümlemi tekrar duydum, “…ruhundur gören köreltme ruhunu…”
andaşımın çoktan körelmişti ruhu. cümlelerimin duvara karşı intiharları bundandı. ruhunun köreldiğini anlamam için sözlerimin intiharına tanık olmam gerekmiyordu. evvelinde gördüm ruhunun köreldiğini, nankörlüğünü bana göstermişti çünkü. nankörlüğü insan başta kendine sonra en yakınına gösterir. yaratıcı, nankörlüğün en büyüğünü kendisine kulu tarafından gösterileni olarak görür. sebep? bir kulun en yakını yaratıcısıdır ya. hani şu şah damarımızdan bile yakın olan…

yaratıcının nankörlük anlayışını reddediyorum. yarattıkların üzerinde hak iddia edip belli sınırları aştıklarında onları nankörlükle suçlayamazsın. kibrin en büyüğüne sahip olup yarattıklarının kibrinin nankörlüğe evrilişini “bizden değil” deyip görmezden gelemezsin.
ben, nankörlüğü gördüm. hayır, birini yaratmadım. yaşadığım süre boyunca kimse üzerinde hak iddia edemem. ne doğuracağım çocuk üzerinde hakkım var ne de kendi canım üzerinde… yaratıcıya gösterilen nankörlüğün onun insanlardan beklentisinin bir sonucu olduğunu bilmekle lanetlendim. herkes birilerinden sunaklarda beklentilerini uğurlarında kurban vermelerini bekliyor. birileri üzerinde daima hak iddia ediliyor. tanrı da dahil bu iddiaya tutuşanlara. beklentisizliğim karşısında beklentilerin sıralanması üzerimdeki laneti besliyor.
ezberletilmiş hak-hukuk tanımlarından arındırın zihninizi. bir insandan bahsediyorum. hani şu “ bir ben var benden içeru” çığlıkları atarak avare dolaşabilenlerden. herkesin bir ben’i var kendisinden içeru. sen böyle bir varlık üzerinde nasıl hak iddia edebilirsin?
etmedim!
özürlerini gün gün bana göstermekten çekinmediler ama. hiçbiri üzerinde hakkım yoktu, ancak insanlığın beş özründen gayrı zaaflarım vardı benim. beklentisiz, koşulsuz sevebilmek gibi. “yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” sözleri kulağımda küpe dolanırım bir ruhtan diğerine.
–değil! diye yanıtlardım kulağımdaki şıngırtıyı.
değildi gerçekten. belki de insanlığın özrünü bu şekilde yok edebileceğimi düşünüyordum. evet, evet. olasılıktan öte bir durum bu aslında. aklım sıra insanlığın özürlerini sevdiklerimi beklentisizce sevdiğim takdirde yok ederim sandım. budalalık!

koşulsuzluk nedir bilir misin? birini sahiplenirim, severim. hiçbir beklentim yoktur. sadece severim fakat. o’nun varlığı sevmem için yeterlidir. koşulsuz bir sevgi mümkündür, ancak bensem o koşulsuz seven ve sevdiğim insana bunu söylemişsem ya da bir şekilde hissettirmişsem, karşılaşmaya hazır olmam gereken pürüzler olacaktır demektir. sadece varlığı için sevilmeye hazır olan bir insanoğlu yok şu amına koyduğumun dünyasında. sorgular en başta. neden seviyorsun? ne kadar seviyorsun? ardı arkası kesilmez soruların. işte bu noktada koşullar, sorular girer sevginin içine. sevdiğin kişi kendi evladın bile olsa koşula boğulacaktır sevgin. kaçınılmazdır.
budalalık sevmekte değil, sevişlerle özürlerin yok olabileceğini düşünmekte. nankörlük vardır insanın mayasında. en yakınımdakiler içlerini açıp gösterdikleri halde inanamamıştım. gerçeği bilip bundan kaçmak istemek aslında kendini kandırmaktan başka bir şey değildi. koşulla boğulmayan sevişler sundum her birine. yeterli değildi, nankörlük işlenmiş mayalardan bu özrü söküp atabilmek benim kârım değildi. oysa tanrı’yla aşık atıyordum o’nun saflıktan uzak sevişleri ve benim saflıkla yoğurulmuş sevişlerim bir değil diye. bir değildi, ancak görülen nankörlük birdi. ben helak edecek güce sahip değildim. nankörlüğün karşısında yankı yapan ses olarak kaldım. kaçınılmazdı.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...