23 Aralık 2013

Light Of Darkness



Aklın düşünce değişimini tek bir ''an'' ile mükemmel bir şekilde gösteriyor bu kısa film. Hangi ara, yuh! diyip kalıyorsunuz filmin sonunda. Sonrasındaki parçanın etkisi ise apayrı. Piç bu yönetmenler ha.

Ulan, aklımız bizi oynatıyor, nerde aklını oynatanlar!


22 Temmuz 2013

Dolunay

"there is no dark side of the moon really. matter of fact, it's all dark"  

The dark side of the moon'un bitiş cümlesiyle başlamak için geçerli bir sebepsizliğim var. 

Dünya'dan Ay'a doğru bakıyoruz ya böyle olunca uçurumdan aşağı bakıyormuşum hissine kapılıyorum. Kendimizi ölçek olarak büyütüp evreni küçülttüğümüzde küçük prens'in gezegeninin üstündeki duruşu gibi bir durumla karşı karşıya olduğumuzun daha net farkına varırız. 


Demem o ki her ay gökyüzüne baktığımda mide bulantımın ve baş dönmemin arttığı bir zaman dilimi var. Garip bir şekilde dolunay vakitlerini seçiyorum Dünya'dan evrene dakikalarca bakmak için. Algının sınırı yok. Tüm bunları tinsel bir gerçek dışılığa bağlayacak değilim. Sadece evrenle iletişimim çok kuvvetli. Üzerime uygulanan kütle çekim bende çeşitli şekillerde bir tepkiye sebep oluyor. Dolunay zamanları geceleri uyursam bu olaya saygısızlık edeceğimi düşünüyorum. Sabahın bu vakti dolunaya veda ederken kendisine olan hayranlığımı dile getirmezsem bir sonraki gece bu geceki kadar güzel olmayacağını düşünmek gibi kişisel efsanelerim var. 

Dolunay bana güzel. 

Uzun pozlamaya ayarladım bakışlarımı, hiçbir fotoğrafın yansıtamayacağı güzellikleri yaşıyorum Ay'ın yüzeyinde. Ay, gezegenin cool brother'i. O sebeple her ne kadar Dünya etrafında dolansa da sanki sadece fizik kuralları gereği dönüyor. Tenezzül etmez bir kere. Bir kuvvet onu o yörüngede döndürüyor olmalı, başka ne olabilir? Geçen gece yine dolunayı seyrederken Ay'ın yüzeyindeki el izlerini görene kadar bu sorunun cevabı, elbette hiçbir şey diyordum. Fizik insanı yaratıcı kılmıyor, hayal gücüme kaynaklık eder sadece. Kişisel efsanelerime döneyim.
Demem o ki Ay yüzeyindeki el izleri O'na tutkun evrenin ellerinin izleri. Ay şu ana kadar hiçbir astronomun ya da fizikçinin açıklayamadığı bir şekilde evrene küskün. Bu sebeple evren, Ay'ın tüm yüzeyini çehresi yapmış her noktasını biz Dünya'da yaşayanlar görene kadar çevirmeye devam edecek. Evren uyanık! Aklı sıra kusurunu bizim bakışlarımızın aklayacağını düşünüyor. Yanılıyor. İnsanlara o kadar da güvenmezdim. GÖKYÜZÜ'ne bakan kaç insan vardır? Artık insanlar hep yere bakıyorlar. Omuzlarına bindirdikleri yükler altında kaldıklarından sadece dünya toprağında gözleri. Ben gökyüzüne bakan gözler arıyorum. 

Aylak Adam'da KUYARA ile ADAKO insanı vardır. Meğersem iki tip insan varmış diyorum. Aylak Adam'da anlatılan bu ruh hallerine sahip insanlar var sadece. Toprağa bakanlar ve gökyüzüne bakanlar...
Yusuf Atılgan'ı sabahın bu vakti Ay'ın en görünür noktasına uğurluyorum, yeri geldi... Yeri vardı. Kuyara ile adako insanlarını yazmıştım, merak ettiniz biliyorum: http://eksisozluk.com/entry/26515969

Evren yanılıyordu. Evrenin elleri nasır tutacak küskün Ay'ın çehresini insanlığa çevirmekten. İnsanlık zaman geçtikte gökyüzüne bakmaktan uzaklaşacak. Bilinir olacak ya zaman geçtikçe! Ne kadar bilinirse bilinsin, evrenin ta içine bakmaktan alkıkoymayacağım kendimi. Hayranlık, tutku... Kişisel efsane belki... Sınırsızlık evrende var, yüklediğim tüm anlamları taşıyabileceğini biliyorum. Ay'a bakacağım daima. Küskünlüğünü almaya gücüm yetmez. Ölene dek gökyüzünde, Ay'da kalacak bakışlarım. Açık olacak gözlerim öldüğümde. Biliyor olacağım, AY hep küskün olacak. 



20 Temmuz 2013

DANS etmek.



Ben enerjimi ruhumun bana sunduğu müziklerden alıyorum. Öyle olunca dansın lisanını bilmeme gerek kalmadan ezbere dans ediyorum. Boğazımdan aşağıya terler aktığında fark ediyorum, nefesim kesildiğinde fark ediyorum kendimi nasıl kaybedip ''dans'' adı verilen eylemle kendimden geçtiğimi. Bazen bir tür ayin oluyor bu benim için. Bir figürüm yok ayinlerin bir dininin olmasının aksine... Var olan tek şey içimdeki o yaşam enerjisi. Tek başına ibadetlerin en kıymetlisi gerçekleştirilirmiş ya, benim de ibadetim bu işte. Ruhumla arama kimse giremiyor.

Mutsuzken daha fazla dans ediyorum, tek başıma. Kulaklarıma tıkadığım müziği kimse duymasa bile benim ruhumun derinlerine kadar iniyor o müziğin sesi. Ve inanın ortalıkta deli bu diye ''herkes'' beni göstermiyorsa ya da tescilli bir deli değilsem en azından bu ayinimin beni dinginleştirmesindendir. Yoksa içimde patlayan mutsuzluklar çoktan yaşadığım her yeri yakıp kül etmişti bile. Ama artık mutsuzluklarımı nasıl gökyüzüne karıştıracağımı öğrendim, içimde var olan mutluluklar mutsuzluğumla alay ediyor, onların karşısına geçip ''deli'' gibi dans ediyor. 


Doktorlar sevişin diyor zaten bense nacizane DANS EDİN diyorum size. Tıpkı CAHİT gibi. Bakın örneğiniz de mevcut, malum beni ayinim esnasında görmeniz mümkün değil. İçinizden nasıl fışkıracaksa o enerji bırakın... Sıkmayın yeter ki kendinizi. Zıplayın, koşun 5m2'lik odalarınızda. 

Ne zaman ki ben mutsuzluklarımın karşısında dans eden mutluluklar yarattım o vakit yaşam ruhuma sirayet etti. Bundan sonra kimse beni yaşamaktan alıkoyamaz. 

ÖLENE DEK YAŞARIZ, yaşadığımız sürece de dans etmeliyiz öyleyse... 

Duvara karşı'da Cahit nasıl dans etti bilir misiniz? Baya duvarlara toslaya toslaya, ölümüne dans etti. Boyundan büyük duvarlara tırmanmaya, o duvarların üzerine çıkmaya yeltendi, duvar yıkıldı. Yılmadı ve düşeceğini bile bile acemi bir cambaz gibi  o duvarların üzerinde attığı adımı bilmeden aşkla ve tutkuyla dans etti. Tutkunuz eksik olmasın dans ederken. Mayası tutmaz sonra, zehirlenirsiniz dans ederken. Hadi şimdi, atın ruhunuzun üstündeki pislikleri üstünde zıplayın. Gözlerinizi kapatın ve sadece dans edin! 


15 Ocak 2013

Delilerden Sen Anlarsın*


İnsanları gözlemleyen biriyseniz az çok bakışların, duruşların ne anlama geldiğini bilirsiniz. Gerçek hayatta tekinsiz insanlardan uzak durulmaya çalışılır değil mi romanlardaki ya da filmlerdeki, dizilerdeki karakterlerin sevilmesinin aksine... Gerçek hayatta o kadar insanla karşılaşıyoruz, onları dümdüz-oldukları gibi algılamanın dışında bir senaryoya yerleştirmekle uğraşmak gibi meşgalelerimin olduğunu gönül rahatlığıyla söylüyorum. Hemen herkes birer yaratıcılık malzemesi gibi oluyor bu durumda. Ondan şu bakışı al, bundan şu duruşu, kaydet... Beyin aslında rastgele görüntülerin her birini biz farkında olmadan kaydediyor. Sonra rüyanda, orda burda artezyen su gibi fışkırıveriyor. Sen daha hayret et, hiç tanımadığım birini gördüm rüyamda, diye. Beynin bir elektrik trafosu gibi işliyor olması korkutucu; fakat ben bu durumdan fazlasıyla habis bir zevk alıyorum. Neleri yaratacağına tanık olmak heyecan verici değil mi! Beynin bu şekilde rastgele çalışacağına biraz farkındalık kazanarak o rastgele durumu bilinçli hale getirdiğinizde düşünce girdaplarının içine dalıyorsunuz. Tabii ne kadarı bilinçli hale getirilebilir bilmek mümkün değil. Beynin üretebileceklerinin biraz farkına varmak yetiyor da artıyor bile. Bakışları boşluktan kurtarıyor, bambaşka bakar hale geliniyor. Sonuç: TEKİNSİZLİK. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan, ne zaman nasıl bir soruyla nasıl bir düşünce çaprazıyla sizi karşı karşıya getireceği bilinmeyen bakışları buluyorsunuz karşınızda. Bilinmeyen, tahmin edilmesi güç oluyor başka deyişle. 
Bizler hep korkuyoruz değil mi bilinmeyenden? 
Bilinmeyen sayısı arttıkça denklemlerden götün götün kaçışımız gibi bilinmez davranışları artan insanlardan da kaçışımız aynı hızda oluyor. Sonra ya deli oluyor onlar ya da manyak! Deliliğe itilmek diye de bir şey var, bu insanlar olsa olsa deliliğe itilmiş insanlar olabilir. Bir bırakmadınız kendi hallerinde salınsınlar yer çekimine rağmen. Gerçek hayattakilerle ilgilenemeyeceğim şimdi, olması muhtemel karakterler yazdırdı bana bunları. Onlara geleyim. Aslında tek bir karakteri düşünerek başlamıştım yazıma, sonrasında benzer özelliklere sahip diğerleri de belirdi. Esas oğlanımız diyeyim, Six Feet Under'dan BILLY CHENOWITH. -Tekinsizlik ve hatta bilimum psikolojik rahatsızlık semptomları gösteren aslında normalmiş gibi olan karakterler bunlar. - Oz'un OMAR WHITE'i, Prison Break'in HAYWIRE'i.


İzleyenler bu üçünün ortak noktalarını keşfedeceklerdir. Pis bir tarafları illaki var, ama garip bir empatiyle bu karakterleri anlayabiliyoruz. Yetmiyor, çok da seviyoruz. Bu üçünden en sivri olanı Omar White gerçi, diğer ikisi ağırbaşlı kalır. Fakat tekinsizlik konusunda hepsi başabaştır. Ne yapacaklarını bilmiyorsun. Seyircide dengesizlik yaratmayı amaç edinmiş yönetmenlerin yaptığı hamleler direkt göze batarken bu üç über yapımda da öyle bir kaygı hissetmedim. Bu üç adam da ''deli'' kategorisine sokuldu bu dizilerde. İkisi hapishanede deli biri açık havada o ayrı. Haywire'in deliliği tescilli hatta. Hadi Omar White'ın da deli olmak için hafifletici sebepleri vardı diyelim. E peki Billy beyimiz? Deliliğini yaratan durumun tekinsizliği ve gizemli hali olduğunu savunacak kadar six feet under izlemişliğim vardır diyebilirim. Deliliğini mükemmel kamufle ettiği için ve güzel bir örnek teşkil ettiği için kendisini tebrik ediyorum. 


EVET.
Delilerden anlayan olarak bilimum kitaplardaki, filmlerdeki, dizilerdeki delileri özenle seçiyorum. Bu algıda seçme hali gerçek hayatta da can buluyor. Sağolsun evren ki delileri ve deliliği gönderiyor bana delilerden sen anlarsın diye. Adlandırılan iki durum var, delilik ve tekinsizlik. Bunların hâli mi anormal yoksa diğerlerinin mi? KONUŞUN ONLARLA.

Chenowith sen bir gece ansızın gelebilirsin elinde mor çiçeklerle:P

*Yeni Türkü-Deliler

p.s: yazmaya başlarken zihnimdekileri farklı bağdaşımlarla anlatma isteğindeydim. sonrasında üzerime birkaç deli üşüştü. nasıl ve ne yöne gitti yazım hiçbir fikrim yok. olduğu gibi elimden çıkıyor şu an... rasgele.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...